Vatan, Millet, Sakarya, Hendek

Yıl 2009.
Şırnak Güneyce Köyü üs bölgesindeyim.
Gökyüzü açık olduğundan, buz kesen bir ayaz var. Hava bir o kadar temiz. Ay şavkıyor, gece görüşler cam gibi gösteriyor. Bu gece rahatız diyorum kendi kendime. Kuş uçsa Mehmetçiklerin gözünden kaçmaz.
Direğini, çorak tepelerin güneşe bakan ağaçlık taraflarından keserek yaptığımız, şanlı bayrağımız, her zamanki gibi coşkulu.
Şair, lambada titreyen alevin üşüdüğünü görmüş ya, bir de soğukta alev alev dalgalanıp, içimizi ısıtan, şu canım al yıldızı görseymiş diye geçiriyorum içimden.
Islak odunların çıkardığı duman isinde, zift gibi kararmış çaydanlıkta demlenen çayı yudumlarken, tabur merkezinin saatte bir yaptığı telsiz çevriminde sıra bana geldi. Mandala bastım:
“Durum normal.”
Biraz sonra bir Mehmetçik yanıma geldi. Biraz telaşlıydı. Tekmil verip, mevzideki diğer arkadaşının tuhaflaştığını söyledi.
Endişemi dışa vurmadan, ben önde, Mehmetçik arkamda, köyün güney batısına doğru olan bölgeyi gözetleyen mevziiye doğru ilerledik.
Üs bölgesi yeni olduğundan, mevzilerin birçoğu ellerimizle üst üste koyduğumuz kaya parçaları ve içini kumla doldurduğumuz toprak rengi çuvalların çevrelediği duvarlardan oluşuyordu.
Mehmetçik kayaları mümkün olduğunca büyüklerden seçmişti. Üşenip aksini yapsa, roket gelince küçük taşlar şarapnel gibi etrafa yayılırdı. Isparta’da komutanlarından böyle öğrenmiş, doğrusunu uygulamıştı.
Mevzideki asker, kendine boyuna uygun, rahat gözlem yapabileceği bir yer yapmış; mermisi ağzında G3 tüfeği elinde, saatler geçtikçe ağırlığı artan çelik miğferi başında, kıpırdamadan karşıya bakıyordu.
Usulca yanına yaklaşıp sol omzunun üstünden:
“Asker durum ne?” diye sordum.
Sanki dili tutulmuştu, cevap vermedi.
Biraz öne eğilip baktığımda, gözlerinde yaş olduğunu gördüm. Haber vermeye gelen askeri mevziiye yerleştirip, soluğu çıkmayanı mevziinin arkasına aldım.
“Oğlum neyin var iyi misin?”
Birkaç kez bu soruyu sorduktan sonra, yavaş yavaş dili çözülmeye başladı. Gözleri yaşlı, yüreği acılı bir şekilde:
“Komutanım babamı gördüm” dedi.
Mehmetçiğin, uzun süre aynı yerlere bakmaktan kaynaklı halüsinasyonlar gördüğü oluyordu. Genelde bir şeylerin hareket ettiğini sanıp, bunların terör unsuru olabilme ihtimaline karşı bize haber verirlerdi. Babasını gördüğünü söyleyene ilk defa rastlıyordum.
Rahatlaması için sakin konuşmaya çalıştım. Ben sorular sordukça, yüzünden süzülen göz yaşları, yüreğindeki acıları bir bir ortaya çıkarmaya başladı.
Babasını kaybedeli daha bir sene olmamıştı. Dört yetim kardeşten en büyüğüydü bizimkisi. Evi geçindirmek vazifesi varken, vatan borcu araya girmiş, anne ve kardeşleri bir başlarına kalmıştı.
Baba acısı, ana hasreti, kardeşlerinin karın tokluğu ile delik deşik olan yüreği, dalgalı bir denizde su üstünde durmaya çalışırken, babasının güçlü kollarına tutunu vermişti.
Biraz konuşup, dertleştik. Sakinleşti. Nöbet yerine geri döndü. Kızıl bir şafak daha attı. Hava aydınlandı. Doğan güneş Gabar’ın aynasından Cudi’nin üzerine yansıyordu. Dünyanın en güzel manzaralarından birinin eşliğinde, yeni demlenmiş çaydan bir iki bardak içip, dinlenmek için çadıra geçtim.
Birkaç gün sonra uzman çavuşlarımdan biri geldi. Babasının hayalini gören askerin, devletin doğu hizmeti için verdiği maaşı biriktirdiğini ve annesine yollamak istediğini söyledi.
“Bizde arkadaşlarla aramızda para toplayıp üstüne koyacağız, sonra tabur postasına verip annesine göndereceğiz” dedi.
Bende katılmak istediğimi söyledim. İç güvenlik kolunda birlikte görev yaptığımız bütün rütbeli arkadaşlarla, Mehmetçiğin annesine ve yetim kardeşlerine bir nebze olsun destek olduk.
Gönlümüzden kopanı değil adeta yüreğimizin parçalanan yerlerini zarfladık, gönderdik. Tez elden!
……………
İsmi meçhul olan bir askerin hikayesini anlattım sizlere. Aslında benim bu yazıma kadar Mehmetçiğin mücadelesini anlatan yüzlerce yazılmış kitap var. Hepsi gerçek, hepsi yaşanmış!
Buna rağmen birileri utanmadan bütün bu fedakarlıkları bir kenara bırakıp, neresinden tutsanız orası elinizde kalan hainleri, sahneledikleri mağdur edebiyatının, masum karakterleri olarak öne çıkarmaya çalışıyorlar.
Timsah derisinden yapılmış cüppelerini üzerlerine giyip, milletimize kastetmiş her odağın yanında söz hakkı kullanıyorlar.
Karantina günlerinde dua edip hayır dilemek yerine, terör destekçilerinin kitaplarını okuyup sonra ekranlarda döktükleri gözyaşlarıyla; milletimizin karnını eli kanlı, dili ayrılıkçı terör unsurlarına karşı yumuşatmak çabası içerisine giriyorlar.
Bunlar, yaklaşan bir ihalenin alt yapı hizmetini, ellerine verilen projeye bakıp hızla icra ederken, Türk’ün dili, Türk’ün edebiyatı sessiz kalacak değil elbet! Haykıracak!
Nefesimiz yettikçe, kalemimiz yazdıkça Allah bize kuvvet verdikçe bizde yazacağız Mehmetçiğin kitabına bir yaprak…
Eminim ki yazdıklarımızı okuyanlar, babalarının oğlu dahi karşılarına geçip bu hain odakların iyiliğini istese, baba hasretine rağmen ayakta duran Mehmetçiğin hikayesini akıllarına getirecekler, asla bir yumuşama göstermeyeceklerdir.
Allah milletimizi bu proje başlarından korusun!