Vatan, Millet, Sakarya, Hendek

2013 yılıydı, dört mühendis arkadaşlarımızla birlikte İngilizcemizi geliştirmek için bir yabancı dil kursuna gidiyorduk. Kendi hocamızın işi olduğu için yerine bakmaya gelen bir bayan hoca dersimize girdi.

Kendisi bir Ortadoğu ülkesinin vatandaşı, ailesi rıza göstermediği için eşiyle kaçıp Amerika’da evlenmiş ve uzun yıllar Amerika’da yaşamış ve sonrasında Türkiye’de hayatını sürdürmeye karar vermiş biriydi.

Dersin ilerleyen dakikalarında konu nasıl olduysa biraz siyasete girdi, mevcut iktidara destek verip vermeyeceğim konusunda bir soru sordu ben kısa net bir cevapla konunun ilerlemesine müsaade etmek istemedim. Konunun nereye varacağını tahmin ederek, toplumun her tarafında oluşan kutuplaşma zihniyetinin sınıfta olmaması için ilave hiçbir şey söylemedim.

Hoca’nın içi rahat etmemiş olacak ki, bu sefer Atatürk’ü sevip sevmediğimi sordu.

İlk önce altında bulunduğu Atatürk resmine ve gençliğe hitabeye baktım.

“Sonra her Türk vatandaşı memleketin kurtuluşuna liderlik etmiş olan kişiyi sever dedim”.

Verdiğim cevaptan dolayı rahatsız olduğunu gözlemlediğim hoca ısrarla konuyu devam ettirdi.

Nasıl olur o bir Yunanlı değil mi? Sorusunu sordu.

Bunun üzerine birazda sinirlenerek böyle bir şeyin mümkün olmadığını onun doğum yerinin şuan Yunan topraklarında bulunan Selanik olması Yunanlı olduğu anlamına gelmez. Oralarda eskiden bizim memleketimizdi, benim dedemlerde Yunanistan elden çıkınca ana yurda geri dönmüşler diye kısa bir tarihi bilgi verdim. Yunanlı derken ima etmeye çalıştığı noktanın da farkına vararak o bir Müslümandır Yunanlılarla hiçbir bağlantısı yoktur dedim. Müslüman olduğunu duyunca şaşırdı.

Kendisi internette araştırma yaptığında sitelerde bu şekilde yazdığın söyledi.

Çok fazla ikna olduğunu söyleyemem kendisi ikna olmamış ama benim duruşum karşısında daha fazla ileriye gidememişti. Konu kapandı. Ama benim ülkemizde hayatını sürdüğü halde bu kadar bilinçsiz bir şekilde söylemde bulunması kanıma dokunmuştu.

 

Sonra kendimi onun yerine koyup düşündüm, bir ülkeye yerleşmeye karar versem onu tanımak için neler yaparım diye, onun yaptığı gibi internete girmenin iyi bir fikir olduğunu düşünerek Atatürk hakkında bilgiler araştırmak için internete girdim ve en ön sayfalarda çıkan kültür bakanlığının sitesinde İngilizce olarak kısa bir biyografiye ulaştım.

İlerleyen satırlarda öyle bir bilgiye rastladım ki…

 

Ertesi hafta sınıfa geldiğimde arkadaşlarımın hiçbiri derse gelmemişti, bende hemen konuya girerek hocaya geçen hafta Atatürk ile ilgili söylediğiniz şeyler bir Türk vatandaşı olarak beni rahatsız etti ve internette devletimizin resmi kültür bakanlığı sitesinden size bir yazı getirdim dedim ve biyografiyi kendisine verdim. Okumasını istedim.  

 

Sonra ilk şunu söyledim,

Atatürk’ün ilk ismi nedir? Cevap verdi “Mustafa”.

Bu isim Peygamber Efendimiz(s.a.v)’in dört isminden biri değil mi?

Bu isimde olan birinin bir Yunanlı olması mümkün mü?

Peki dedim 11 Ocak 1905’te yüzbaşı rütbesiyle harp akademisinden mezun olunca ilk görev yeri neresiymiş diye sorduğumda “Şam” diye cevap verdi.

Evet, Mustafa ilk görev yeri olarak hocamızın memleketine gitmiş orada Fransız ve İngilizlerin işgaline karşı Müslüman halkı ve kalan Osmanlı birliklerinden bir kuvvet oluşturarak haçlılara karşı koymuştu.

Hocaya bunları anlatınca mahcup oldu. Bende kendisine bir daha bir ülkenin değer verdiği bir konuyla ilgili daha dikkatli araştırma ve söylemler içinde olması gerektiği konusunda uyardım.

 

Yazılacak çok fazla şey var ama konuyu yine aynı yerde bitirelim, malum Suriye konusu uzun yıllardır ülkemizin gündemindedir.

1937 yılında Suriye için bakın Gazi Mustafa ne diyor

 


“Türkiye Cumhuriyeti’nin arzu ettiği şey Suriye’nin bağımsız bir devlet olmasıdır Atatürk bu sözü söylediğinde Suriye Fransız işgali altında ve Fransızlar ülkeden çıkmak istememekteydiler.
Atatürk’ün Fransa’ya söylediği sözler ise tokat gibi: Kuvvet, ille de gerekiyorsa, emperyalizme karşı kullanılacaktır: “ben ve hükümetim sizin tam bağımsızlığınızı istiyoruz. Eğer Fransızlar mani olursa Fransızlara da söyleyecek sözümüz vardır. Ona da kefilim. Suriyelilerin ordusu yoktur. Fakat bizim ordumuz kafi. Söz veriyorum: İcap ederse girerim ve sonra yine çıkarım. Temenni ederim ki buna mecbur olmayalım.”

 

Evet, bizim hocamız ülkemizde ki siyasi anlayışı Amerika da ki gibi iki kutuplu sanmış, kutbun biri Atatürkçüler diğeri ise onu sevmeyenler olarak kafasında tasvir etmiş belki de birileri ona bu düşünceleri telkin etmiş inandırmıştı.

Fakat hocanın unuttuğu bir kesim vardı, bu ülkenin hiçbir değerini yabana atmayan veya putlaştırmayan, Türk tarihinin başlangıcından bugüne kurulan Hunlara, Göktürklere, Karahanlılara, Gaznelilere, Eyyubilere, Selçuklulara, Osmanlılara ve Türkiye Cumhuriyetine sahip çıkan bunların hepsini Turan ülkesinin bir parçası sayan, bir nesil olduğuydu.

 

Biz kimsenin günahsız bir kul olduğunu ve süper kahraman olduğunu iddia etmedik. Ama memleketi için, Şam’ı ele geçiren düşmana karşı Halep’te orduyu toparlayıp direnen, Çanakkale geçilmesin diye Arıburnu’nda, Anafartalar’da mücadele eden, Bitlis’i ve Muş’u alan düşmana karşı Diyarbakır’da dur deyip buraları geri alan ve işgale karşı tereddüt etmeden başkaldıran, Anayurt kurtarıldıktan sonra ise yukarıdaki en basit Suriye örneğinde gözüktüğü gibi kaybedilen Turan coğrafyasına sahip çıkmaya çalışan bir komutanı saygıyla, duayla, rahmetle anıyoruz.

 

Allah ona rahmetiyle muamele eylesin, günahlarını affeylesin.

Keşke onun kadar vatanımıza, milletimize ve din kardeşlerimize sahip çıkabilsek.