Adına yaşam dediğimiz rekabetçi döngünün içerisinde varoluşumuzun bir diğerine ispatı niteliğinde olan, olmazsa olmazımız tek bir güç kaynağımız varsa, o da bilmektir.

Bilmediğimizi bilmek, bilinenin ötesini bilmek… Hatta bilinmeyenin de bilinmeyenlerini bilmek için, en ötesi için tahminler yürütmek. Sıradan bir beşer olursak, olanla yetinirsek, sistemin keskin dişlileri varlığımızı öğütür korkusuyla ha bire yeni keşiflere yönelmek isteriz. Çünkü, sisteme en ön saflardan dahil olabilme arzusuyla yanıp tutuşan gözü doymaz alt benliğimizin, sonsuz hazza ulaşma yolundaki pek de gizli olmayan hatta en aşikâr şifresidir bilinmeyeni bilmek…

Oysa çoğu zaman bu sahte, kaotik döngünün içerisinde en az hasar ile yol alabilmenin sırrı, her şeyi öğrenme açlığımızı bastırmakta, anı yaşamakta, var olanla yetinebilmekte saklıdır. Çünkü, biliyor olmak, çoğu zaman yüktür omuzlarımızda…

Bazen yargıdır, hatta uyunamayan çoğu gecelerin baş müsebbibidir bilmek. En büyük korkularımızın kaynağıdır aslında. Yani, demem o ki, mutsuzluktur çoğu zaman bilmek.

Hani, o dilimize dolanan "fabrika ayarları" dediğimiz, beğenmediğimiz, ilkel zamanlara ait olduğunu düşündüğümüz kavram var ya!

İşte tam da o ayarlara dönmek ister çoğu zaman duymazdan geldiğimiz kimsesiz ruhumuz.

Din! der bize ruh, Dinginleş!..

Bilmek için, bildiğini sindirmek için dinebilmeyi bilmektir oysa insanın ihtiyacı. Hatta, çoğu zaman çocukluğumuzda tek teskin kaynağımız, o nederse dünyayı öyle görmeye dünden razı olduğumuz annelerimizin o küçücük ama bir o kadar sıcacık bakış açılarıyla ısınsa dünyamız keşke! Biraz anne sıcağı katsak, bilmenin insanı üşüten bazen de acıdan kanırtan o soğuk ve puslu havasına.

Ve yetinsek, annelerimizden öğrendiklerimiz kadarıyla… O kadarla kalsa bildiklerimiz. Az biliyor olmanın verdiği çok bilmişlikle uzansak sere serpe… Hatta, bizi leyleklerin bacadan getirdiğine inanmaya başlasak bir an önce, olmaz mı?