Edebiyat-Kültür- Sanat

Müzik, ilkel toplumlardan günümüze gelene dek her çağda ve her coğrafyada kavimler için vazgeçilmez birer duygu kaynağı olmuştur. Her kavim ve kavimlerde bulunan topluluklar kendine özgü müzikleriyle ön plana çıkmışlar ve ün salmışlardır. Profesyonel olarak müzikle uğraşan İç Anadolu topluluklarından birisi de “abdal”lardır.

Tasavvufi kaynaklara göre abdallar, “Saç ve sakalları birbirine karışmış, solgun yüzlü, hareketsiz, işsiz güçsüz, çocuksuz, yeryüzünde tek bir dikili ağacı bile bulunmayan ve yalnızca kendilerine gösterilen hedefe ulaşmak için katılacakları yarınki yarışa bugünden idman yaparak hazırlanan kişiler.” olarak tanımlanmaktadır. Bunlar, ermiş sıfatını sadece çok oruç tutup namaz kılarak değil gönül zenginliği, kalp temizliği ve insanlara yardıma çalışarak almışlardır. Osmanlı’nın kuruluş aşamasında Anadolu coğrafyasına yerleştikleri düşünülen abdalların isimlerindeki bu anlam zamanla değişime uğradığı görülmektedir. Bu isyanlar –ki en büyüğü Babai isyanıdır(13. yy.)- abdal sözcüğünün “serseri, dilenci, derviş” gibi manalar almalarına neden olmuştur. Abdalların bir kısmının Bektaşî gibi görüldüğü ve onlara karıştığı söz konusuysa da bazı abdalların Alevî zümrelere dahil oldukları ve hatta toplu şekilde köylere yerleştikleri de bilinmektedir. Tabi Kızılbaş dediğimiz konar-göçer abdallar da vardır. Günümüzde abdal toplulukları ağırlıklı olarak Kırşehir, Mersin-Silifke, Afyon-Sultandağı ve Emirdağ, Antalya, Adana, Gaziantep, Yozgat, Tokat, Çorum, Konya, Kayseri, Sivas, Malatya, Karaman, Isparta, Denizli ve Amasya’da yaşamaktadırlar. Son dönemlerde İzmir, Aydın ve Manisa taraflarına yapılan göçlerle bu yerleşim yerlerinde de abdal yaşam alanları oluşmuştur.(Abdallık Geleneği ve Neşet Ertaş-Doç. Dr. Salahaddin Bekki)

Bin yıllık Anadolu-Türk tarihinde belli bir yeri olan abdalların çoğunluğu, elekçilik, sepetçilik, kalaycılık, sünnetçilik ve müzisyenlik gibi benzer zanaatlarda yoğunlaşmışlardır. Abdalların günümüzde birçok çalışmaya konu olması, onların yaşadıkları bölgelerde evlenme ve düğün gelenekleri etrafında teşekkül etmiş olan eğlencelerin icrasında başlıca rolü üstlenmeleridir. Abdalların sanatlarını icra ettikleri mahallerin başında düğünler gelir. Bir abdal için düğün, –buna en ünlüleri Muharrem Ertaş, Neşet Ertaş, Çekiç Ali, Hacı Taşan vd. de dâhil- hem geçimini sağlayacağı bir iş ortamı hem de hünerlerini sergileyebileceği bir gösteri alanıdır.

İşte bu büyük geleneğin son ve büyük temsilcisi hiç kuşkusuz Neşet Ertaş’tır. 1938 yılında Kırşehir'in Çiçekdağı ilçesine bağlı Tırtıllar köyünde doğan Neşet Ertaş, babası ve büyük bozlak ustası olan Muharrem Ertaş’tan aldığı geleneği geliştirerek bugünlere gelmiş ve gönüllere taht kurmuştur. Onun her sözünden tevazu kaynadığı gibi dillere destan şiirleri de büyük bir gönül adamının iç dünyasını yansıtır bizlere. Arabesk gibi “isyan” içeriği fazla olan bir dönemde dilinden dökülen şu mısralarda da görülecektir ki Neşet Ertaş’da isyanın bile bir naifliği söz konusuydu:

Ne yemek ne içmek ne tadım kaldı 
Garip bülbül gibi feryadım kaldı 
Alamadım eyvah muradım kaldı 
Ben gidip ellere kalan dünyada 

Ah yalan dünyada yalan dünyada 
Yalandan yüzüne gelen dünyada

Dünya, Neşet Ertaş için hem yalandı hem de gam dolu bir yoldu. Bizler de doğacak, bu yolda yürüyecek ve herkes gibi göçüp gidecektik. Âşık Veysel’in “iki kapılı han” dediği dünya, Neşet için yola dönüşmüştü. Ama özde her ikisi de dünyanın faniliği ve geçiciliği üzerinde söz söylemişlerdi. Yani hepimiz birer ölüm yolunun yolcusuyduk. “Yolcu”luk, sazdan söze Neşet’de şöyle dile gelecekti:

Garip bülbül gibi feryad ederiz 
Cehalet elinde küsmü kederiz 
Hep yolcuyuz böyle gelir gideriz 
Dünya senin vatanın mı yurdun mu

Garip mahlasını(takma adını) kullanıyordu Neşet Ertaş. Mahlasın hakkını verircesine dünyaya da garip gelmiş, garip gitmişti. Onu şaşalı sahnelerde, izlenme rekorları kıran programlarda fazla göremedik. Çünkü o halkın içinden çıkmış ama çıktığı yeri unutmayarak yine halk ile içi içe türküler söylemiş, mütevazı konserlerle anılmıştı. Belki de bu tevazusunda olsa gerek onu sevenler “Neşet Baba” demekten kendilerini alamamışlardı. Sahnede herhangi bir anısını anlatırken bile sözlerine başlarken “sizden de sır çıkmaz…” diyerek başlaması bile onun samimiyetinin ve temiz kalbinin bir göstergesiydi.

Yine Neşet’i Neşet yapan en önemli özelliklerden birisi de hiç kuşkusuz “sevgi”ye verdiği değerdi. Özellikle sevmek-sevilmek kavramlarının köhneleştiği bir çağda asırlar öncesinde  gelen sevda mektuplarına nazire yapar tarzdaydı. Bazen Leylâ’sına bazen Acem Kızı’na bazen de Zahide’sine öyle alevlenmişti ki gönlü, özü söz olmuş, sözü saz olmuş, bu silsile, Anadolu’da yaşanan sevdalara âdeta tercümanlık yapmıştı. Onun bu Karacaoğlan’ı andıran tarafı “sevgi”ye müptela bir adam olduğunun göstergesiydi. Çünkü onun deyimiyle gönül kimi severse aşk onda güzeldi.  Onun için yâr ile sohbet etmek, doyulmayacak bir şeydi:

Garibim geldik gitmeye 
Muhabbetimiz bitmeye 
Yar île sohbet etmeye 
Doyulur mu doyulur mu

Yokluklar içerisinde büyüyen bir insanın nasıl “sırça köşk destanı” yazması beklenemezse Neşet Ertaş’ın da fukara geçmişinden söz etmemesi beklenemezdi. Abdallık, cinganlık(çingenelik) Anadolu coğrafyasında yoksulluğun da eş anlamlısı halini almıştı. O da bu meseleye dikkat çekti. Belki de parası kadar değerli olmanın eleştirini yapacak kadar sızlatmıştı birileri içini:

Ey garip gönüllüm dertli yoldaşım
Niye belli değil baharın kışın
Varmıdır sormazlar ekmeğin aşın
Zengin isen ya bey ya paşa
Fukaraysan ya aptal derler ya cingan hâşa

 

Kim onun halını sormuş demezler
Cahilin gözünde hormuş demezler
Garipler kim iş vermiş demezler
Zengin isen ya bey derler ya paşa
Fukaraysan ya aptal derler ya cingan hâşa

 

İnsanoğlu için “ölümsüzlük” dedikleri şeyin ölmez eserler bırakmak olduğunu hepimiz biliyoruz. Burada önemli bir detaya da dikkat çekmek lazım. Türk milleti için “türküler” vazgeçilmez sanat ürünleridir. Asırlar boyu kabul gören her müzik akımı belli bir dönemden sonra geçerliliğini yitirmiş, yine bizlere türküler kalmıştır. O yüzden “Türk’ü seven türkü sever.” sözü bir gerçeğin dillendirilmesidir. Son asra damga vuran, türküleriyle neşeyi, derdi ve aşkı bizlere aşılayan büyük usta Neşet Ertaş, aramızdan ayrılalı 4 yıl oldu.  Yani yalan dünyadan bir abdal geçti. O, “Bana öldü demeyin, yoruldu gitti deyin!” demiş. Biz de öyle diyelim.

 

Sevgi ile yoğrulan büyük usta,

Yoruldu,

Gitti…

Yeni yolculuğun kutlu,

Mekânın Cennet olsun!