Edebiyat-Kültür- Sanat

Türk dili… Asırlara damga vurmuş, imparatorluklar kurmuş ve aynı güçle imparatorlukları yok etmiş bir milletin kültür varlıklarından birisi… Belki de en önemlisi… Büyük dil âlimi Nihad Sami Banarlı “Türkçenin Sırları” adlı eserinde bu konuyu : “Her dil, imparatorluk dili olamaz zira her millet imparatorluk kuramaz.” cümlesiyle özetliyor. Dilin kitabî tanımı da yine önemli bir dilbilimci olan Muharrem Ergin tarafından  “Dil, insanlar arasında anlaşmayı sağlayan tabiî bir vasıta, kendisine mahsus kanunları olan ve ancak bu kanunlar çerçevesinde gelişen canlı bir varlık, temeli bilinmeyen zamanlarda atılmış bir gizli antlaşmalar sistemi, seslerden örülmüş içtimaî bir müessesedir.” olarak yapılmaktadır.

Şimdi diyeceksiniz ki ders mi veriyorsun! Hayır, amacım ders vermek değil; ders çıkarmayı/çıkarabilmeyi şahsî özelliklerimiz arasında alabilmek... Yukarıda Muharrem Ergin, dili içtimaî bir müessese yani sosyal bir kurum olarak belirtiyor. İnsan ilk okuduğunda ister istemez afallıyor, idrak edemiyor. Dil nasıl sosyal bir kurum olabilir. Cevabı basit, biriktirdiği tecrübeleri sözcük ve sözcük gruplarına yükleyerek... Gelin biraz dil hazinelerimiz üzerine kafa yorup bu dilin kıymetini anlamaya ve bu anlayışı Türkçeyi koruma şuuruyla yoğurmaya çalışalım.

Özdeyişlerimiz, deyimlerimiz ve atasözlerimiz, halk arasında yaygın kullanılan dil ürünleridir. Her söz grubunun ayrı ve değerli manaları olduğu gibi yaşanmış hikâyeleri vardır. Hiçbir söz, dilimize  “damdan düşer gibi” girmemiştir. Bazı sözlerin derin mana ve hikâyelerini duyduğunuzda şaşırdığınız olmuştur. Yaygın kullanılan bir deyim olan “Hay”dan gelen “Hû”ya gider deyimindeki Hay ve Hû sözcüklerinin “Allah” manasına geldiğini, bunu genelde Tasavvuf ehlinin bildiğini söylersek konuya da güzel bir örnek vermiş oluruz. Dilimizin, dillerin en kutsîsi olan  Kelamullah’taki “innâ lillah ve inna ileyhi raciun!(O’ndan geldik O‘na döneceğiz)”ayetinin kısa ve öz hâlini türetebilecek mükemmellikte olduğu gayet açıktır.

Yine çok kullandığımız bir deyimle devam edelim: Pabucu dama atılmak… Anlamsal olarak, kişinin eskiden gördüğü değeri artık görememek diye tanımlayabiliriz. Bakmakla görmek arasındaki fark ise burada başlıyor. Bir dili sevdirmek için yalnızca dilin kurallarını yeni nesillere yüklemek değil, o dilin manalar dünyasına gizlenmiş tecrübeyi ortaya çıkarmak şarttır. Hikâye şöyle:

Osmanlılar devrinde esnaf teşkilâtı, Ahîlik geleneğinin uzantısı olarak belli bir düzen içerisinde ve fevkalâde sağlıklı işlemiştir. Her esnaf teşekkülünün bir kethüdası bulunur ve kethüda o meslek dalının inceliklerini, kanunlarını, yönetim biçimini iyi bilir, esnafın çalışma düzeni ve dürüstlüğünü denetlermiş. Esnaf ile kethüda arasında yiğitbaşı denilen, bilirkişi konumunda bir esnaf temsilcisi bulunur, sanatında hile yapanlar olursa, yiğitbaşı tarafından tespit edilerek kethüdaya bildirilir ve gerekli cezaî işlemler başlatılırmış. Bu, bir nevi, şimdiki TSE kontrolörlüğü demekmiş(Herkesin meslek ahlâkı ilkeleriyle çalıştığı o dönemlerde bir zanaatkârın yaptığı işte ihmal veya hileye sapması, nadir görülen hadiselerdendir.). Çabucak bozulan, yırtılan veya çürüyen mallarda bir hile aranır, bulunursa kethüdaya şikâyetle ilgisinin cezalandırılması istenirmiş. Takdir edilir ki ayakkabı imalâtı, bu tür şikâyetlere açık bir meslektir. Kısa sürede eskiyen ayakkabının kullanım hatası mı, yoksa üretim hatası mı olduğu sık sık tartışma ve şikâyet konusu edilmeye başlandığı devirlerde, çürük çarık yapılan, çabuk sökülen yahut delinen ayakkabılar dolayısıyla kethüda, sık sık çarıkçılar yiğitbaşısını çağırıp tahkikat yaptırır olmuş. Eğer bir imalât hilesi söz konusu ise ilgili usta çağırılır, esnafın ileri gelenleri, yiğitbaşı ve diğer meslek temsilcileri huzurunda kethüda tarafından tekdir edilir, aldığı ücretin müşteriye iadesi sağlanır, dava konusu olan ayakkabı da kullanılmamak için dama atılırmış.

Bir esnafın yaptığı ayakkabının dama atılması o usta için en büyük ayıp olup meslekteki şeref ve itibarını sıfırlar ve müşterisinin azalmasına yol açarmış. Bu uygulama bütün esnaf teşkilâtı için bir genelleme niteliğinde olup birisi hakkında "pabucu dama atıldı" denilmesi artık o meslekten ekmek yemesinin zor olduğuna işaret sayılmış, esnafın bu titizlik ile iş görmesi temin edilmiştir. (Bu uygulamanın Ahî Evran'dan kalma olduğu, daha o zamanlarda da hatalı malzeme üreten zanaatkarın, Ahî şeyhi tarafından meclisten çıkarılıp pabucunun tekke damına atıldığı ve evine yalınayak gönderildiğine dair rivayetler vardır.)

Hikâyede damda çok pabucu olan bir esnafın dürüstlüğü sizce de günümüze bazı mesajlar vermiyor mu? Esnaf ya da kamu kurumu, nerede olursa olsun damındaki pabuçları inatla görmezden gelen ve sadece hacimsel olarak var olanların, sizce de bu deyimin hikâyesinden çıkaracağı bir ders yok mu? Cevabınız “Artık yiğitbaşı ve kathüda yok.” olabilir. Zaten cevabı böyle verdiyseniz bu yazıyı da boşuna okudunuz.

Bu hikâyeye bakarak bir milletin dilinin asırlarca biriktirdiği tecrübelere dayandığı ve geleceğe mesajlar verdiği kanaatine varabiliriz. İsmail Hakkı Sevük’ün Türk dili için söylediği “Sanki dünyanın bütün dil âlimleri bir araya toplanmış, tasrifleri, kaideleri gayet kolay, istisnası olmayan, mantığı kuvvetli bir dil yapalım demişler de Türkçeyi meydana getirmişler.” sözü, tam da dilimizin kudretini özetler niteliktedir. Türkçemiz, kimliğimizdir. Kimliksizlik, şahsiyetsizliği beraberinde getirir. Türk’çe düşünmeniz ve konuşmanız dileğiyle…