Edebiyat-Kültür- Sanat

Çanakkale Zaferi’yle dolu gururlu bir hafta yaşadık. 18 Mart, Türkiye’nin her yerinde farklı programlarla bir kere daha genç nesillere anlatıldı. Konuşmalar, konu hakkında yazılanlar, gösteriler ve daha nice aktiviteler 18 Mart ruhunu 100.yılında milletimize yaşattı. Böyle büyük bir zafer için 100.yıla özel çekildiği söylenen bir film girdi vizyona: Son Mektup. Herkes gibi ben de bu filmi merak etmiştim. Ne yalan söyleyeyim giderken “İnşallah bu sefer Çanakkale Zaferi gerçekten anlatılmıştır.” ümidiyle girmiştim sinema salonuna. Yapımcı Özhan Eren olunca umutlanmıştım. Çünkü Özhan Eren aynı zamanda meşhur “120” filminin de yapımcılığını yapmış, harika bir film çıkarmıştı ortaya. “120”deki o minik vatan erlerinin cephedeki askere teçhizat götürme trajedisi, hepimizi derinden etkilemişti. “Son Mektup” da en az 120 kadar kalitelidir düşüncesindeydim. Filmi izledim. Öncelikle olumlu taraflarından değerlendirmek istiyorum. “Son Mektup” çok güzel bir aşk hikâyesi sunuyor bizlere. Bir teyyare pilotu ile hemşire arasındaki saygın bir aşkın hikâyesi, salonda hemen hemen herkesi ağlattı diyebilirim. Aşk hikâyesine saygın diyorum çünkü âşıkların birbirlerine yazdıkları mektuplar gerçekten mektup kültürümüzü yansıtması, seven sevdiğine nasıl hitap edermiş, bunun öğrenilmesi açısından önemliydi. Bir kere farklı bir bakış açısı var. Daha önceki Çanakkale Zaferi konulu filmlerde pek işlenmeyen tayyarelerin nasıl ve ne şartlarda kullanıldığı, Türk ordusuna hangi katkılarda bulunduğu gibi pek bilinmeyen hususları, bu film, sinemaseverlere öğretmiş oldu. Çanakkale Zaferi’nde kullanılan bu teyyareler ile Nusret Mayın Gemisi detaylıca işlenmişti filmde. Peki filmdeki hikâyeler veya kişiler gerçek miydi? Bu, tarihçilerin ilgi alanına giriyor. Ancak film bir “senaryo”nun vücut bulmuş hali olduğundan kurgusal olma ihtimali yüksek.

Filmdeki eksiklikler ise gerçekten de insana  “Bu kadar da olmaz ki!” dedirtiyor. Birincisi herkesin filmden çıktıktan sonra “Atatürk neden sadece bir mektupta geçti?” sorusu… Biz hepimiz biliyoruz ki Çanakkale’nin tek kahramanı, Mustafa Kemal Atatürk değildi. Ancak Mustafa Kemal, bu savaşta Anafartalar Zaferi’ni kazanarak zekâsıyla tarih sahnesine hızlı bir giriş yapıyordu. Anzakların saldırısını Conkbayırı’nda durdurarak yarbaylıktan albaylığa yükseliyor, askerî dehasını belki de ilk defa bu denli gerekli bir savaşta kullanıyordu. Özellikle Conkbayırı’nda söylediği “Ben sizlere taarruzu emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum!” sözü ise hiç kuşkusuz Çanakkale ruhunu anlatacak yegâne sözlerdendir. Hasılı sen, Mustafa Kemal’i sadece “adı geçsin” diye filmde, bir mektupta kullanıyorsan bunun adı yapımcılık değil, yapmacıklık olur. Hiç kullanmasan daha az tepki görürdün.

Malumunuz bu film için “yüksek bütçeli” sıfatı çok kullanıldı. Bütçe en çok nereye harcanır, tabii ki teknolojiye. Bu film teknoloji açısından kusursuz muydu? Ne yazık ki hayır. Kanayan bir yaramız, biz filmlerimizde efekt kullanamıyoruz. Bu filmde de sınıfta kaldık diyebilirim. Teyyarelerin havadaki uçuş ve mücadele görüntüleri çok kötüydü diyemem ama bir minarenin düşman toplarıyla uçması sahnesi var ki ancak bu kadar basit bir efekt kullanılabilirdi.

Savaş 1915’de başladığı için malumunuz o dönemde Osmanlı, Arap alfabesi kullanıyordu. Filmde de buna dikkat edilmiş. Ancak keşke Latin alfabesiyle bir alt yazı bırakılsaymış da Osmanlı Türkçesi bilmeyenlere “Acaba ne yazıyor?” dedirtilmeseymiş.

Her şeye rağmen filme gitmenizi öneriyorum. Başta da belirttiğim gibi güzel bir aşk hikâyesi izlersiniz. Sakın ha 100.yıla yakışır bir film beni bekliyor diye düşünmeyiniz. Çünkü biz henüz mükemmele yakın bir Çanakkale Zaferi filmi çekemedik.

Bütçe, teknoloji, senaryo gibi konulara girmişken şimdi Türk sinemasının son 10 yılına dikkatinizi çekmek istiyorum. Son on yıla bakın, bol miktarda komedi filmimiz var. Bu komedi filmlerimiz nasıl komik oldular? Ben cevaplayayım bol miktarda küfürle. Mesela bu ülke Recep İvedik diye bir felaketle karşı karşıya bırakıldı. Seri seri “Nasıl hayvan olunur?”un filmi, sinemalarda salonları tıklım tıklım doldurdu. Ya da Kutsal Damacana gibi abesle iştigal ve içinden edepsizlik fışkıran filmler eklendi, komedi filmi arşivimize. Dikkat ediniz son on yılda en çok komedi filmi çekildi. Neden? Bütçesi az ve insanları güldürmek için basit bir malzeme var: Küfür…

Tarihi filmler de yapılmadı değil. Özellikle Fetih 1453, herkeste büyük bir heyecan uyandırdı. Ancak biz orada Fatih ve fetihten çok yaşayıp yaşamadığı bile belli olmayan Ulubatlı Hasan’ın aşk hikâyesini izledik. Keşke bu filmin adı, “Ulubatlı’nın Aşkı” olsaydı da hem tarihçilerden hem izleyicilerden bu denli eleştiri almasaydı. Hele hele o filmde Fatih’in tesbihi ayağının altına alıp ezmesi sahnesi vardı ki gerçekten çıldırmamak elde değildi.

Kıymetli okuyucular, Amerikan sinemasında bir Rambo serisi vardır,bilirsiniz. Rambo, Vietnam’a gider, orayı darmadağın edip ülkesine döner. Zafer hep Amerika’nın olur. Aslında öyle midir? Tabii ki hayır. Tarih şahit ki Amerika Vietnam’da rezil olmuş, bir avuç Vietnam direnişçisini aşamamıştır.

Yani Amerika ya da Batı’ya bakıyorsunuz, olmayan tarihlerinden uydurma senaryolar uydurup mükemmel sahnelerle filmler üretiyorlar. Biz ise tarihimize mâl olmuş birçok hadiseyi ya hiç film yapmıyor ya saptırıyor ya da eksilterek saçma sapan görsel ögelerle süsleyip “bu film gişe rekorları kıracak” naraları atıyoruz.

Şimdi soruyorum size, bizim Ergenekon Destanımızdan bir film çıkmaz mı?  Saçma olur diyeceksiniz belki de. Ama Yunan mitoloji unsurlarıyla süslenmiş  Avatar, size hiç saçma gelmedi.

Fatih Sultan Mehmet’in, Yavuz Sultan Selim’in, Kanunî Sultan Süleyman’ın izledikçe doyulmayacak bir filmini yapabildik mi? Hayır. Yapamadığımız gibi bir dizide Kanunî gibi “Muhteşem” bir imparatoru zampara olarak gösterdik mi? Evet.

Ahmet Yesevî’nin,Dede Korkut’un,Yunus Emre’nin, Mevlânâ’nın, Mimar Sinan’ın, Evliya Çelebi’nin filmini yaptık mı? Hayır. Belgeselleriyle yetindik. Yeterli dedik.

Âb-ı Hayat suyu içmişçesine 10 yılı aşkın bir süredir artık “gına getiren” Polat Alemdar’a mı kaldı bizim kahramanlığımız? Battal Gazi yapsaydık ve bugüne uyarlasaydık ne kaybederdik sizce? Uyarlamadık.

Çanakkale Zaferi’ni tüm unsurlarıyla mükemmel bir şekilde çekebildik mi? Ne yazık ki buna da hayır.

Bizlere tarihi iyi bilen, bilmiyorsa da yardım alan, tarafsız yorumlayan ve kaynaklarımızı kurgulayan senaristler lazım. Bu konuda örnek olarak TRT tarafından yapılan “Diriliş” dizisini gösterebilirim. Ben, naçizane son on yılda “Diriliş” dışında oturup izlenecek bir tarih dizisi veya sineması göremiyorum. Gören/görebilen varsa ne mutlu ona…