61reis54 @ gmail.com

4 Nisan 97’ Adapazarı kapalı spor salonunda Ülkü ocaklarının düzenlediği gecedeyiz. Toy havasında geçen gecenin ilerleyen saatlerinde koca salonda kulaktan kulağa acı bir haber dolaştı. Başbuğ hastaneye kaldırılmış, durumu iyi değilmiş diye…

Binlerce insan sessiz ve sedasız biçimde saniyeler içinde salonun dışına çıktık. Herkes bu haberi  yalanlayacak bir söz, bir müjde  beklercesine bir birlerinin gözlerine bakıyordu. İnsanların kahru-perişen hallerini görmek bile insanı kahretmeye yetiyordu. Salonun çevresindeki kahvehanelere hucum edenler arabalarının radyolarını açanlar Ankara’da bir tanıdığını arayanlar… Hep bir umut, hep bir teselli beklentisi içinde insanlar…

O gün orada gencecik insanların üzüntüden nasıl yıkıldığını o gecenin toydan kahıra nasıl dönüştüğünü göre biliyordum. Ben de belki bi haber alırım diye arabanın radyosunu tercih edenlerdendim.

O gün Adapazarı-Hendek arasının ne kadar uzak olduğunu ilk kez farkettim. Belkide uzak olan yolun uzunluğu değil, tasanın kederin uzunluğuydu. Sanki günlerce araba kullanıyordum. Evimin önüne geldiğimde ayaklarımın uyuştuğunu beynimin çatladığını hissettim. Zor bela merdivenleri çıkıp televizyonun karşısına geçtim.

Ömrümü yoluna adadığım “adam” hakka yürümüştü.

Gençliğimi fikirleri ile ıslah eyleyen “adam” hakka yürümüştü.

Ülkesi ve milleti uğruna her türlü musibete göğüs geren “adam” hakka yürümüştü.

Turan davasının yer yüzündeki en büyük ve en önemli savunucusu hakka yürümüştü.

Saatlerce televizyonun karşısında gözlerimiz dolu dolu dona kalmıştık. Evde kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Henüz bir yaşında olan oğlum bile sanki olayın farkına varmış ilk kez bu kadar sessiz duruyordu. San ki o minnacık yüreği hissetmişti Türk’ün son Başbuğunun hakka yürüdüğünü. Onda ki o durgunluğun başka bir izahı olamazdı…

Hayatımın hiçbir döneminde yüreğim böyle bir acı yaşamamıştı. Ne hayatın acımasızlıkları nede dost bildiklerimin vefasızlıkları. Hiçbir şey bu kadar acı bu kadar yıkmamıştı beni. Yıkılan bir ben değildim, adriyatikten çin seddine kadar milyonlar yıkılmıştı, milyonlar üzülmüştü, milyonlar göz yaşına boğulmuştu…

1944 yılında tabutluklarda başlayan çileli yıllar düzenli ihtilallerde zirve yapmıştı. Fakat bu çilelere ve işgencelere rağmen Türk-islam sevdasından Turan davasından bir milim sapmamıştı. Günümüzdeki siyasetçilerin şahsi menfaatleri uğruna yaptıkları fırıldaklıkları görünce insan bir kez daha Başbuğun kişilik ve karakterine hayran oluyor.  Ve ne mutlu bizlere ki o koca Başbuğu dünya gözüyle gören şanslı insanlardanız. Geçen her gün fikir ve ideallerine daha sıkı bağlanıyoruz.

Eyyy Türk’ün son başbuğu Alparslan TÜRKEŞ; seni anlatmaya ne bizdeki bilgi nede yürek yeter. Senin bu millet için verdiğin mücadele tarih sayfalarında eşi olmayan yüceliktedir. Senin bu kutsal din uğruna verdiğin mücadele bedrin Aslanlarını kıskandıracak seviyededir. Senin siyasetteki çizgini anlamak için yüreklerin aşk ateşiyle kavrulması gerekir. Yüreği aşk ateşiyle yanmayan kavrulmayan ne bilsin seni. Yüreğinde vatan ve millet sevdası olmayan din ile devlet sevdası olmayan bilemez seni.

Eyyyy Türk’ün son Başbuğu; Türk’ün yaşadığı her yerde var olacaksın ilelebet. Türk’ün yaşadığı her yerde senin fikirlerin yaşayacak. Türk’ün yaşadığı her yerde sen yaşayacaksın gönüllerde. Türk’ün yaşadığı her yerde kavganı verecek BOZKURT’ların.

Ve sen Türk’ün son Başbuğu milyonlarca evladının dillerinde DUA olacaksın kıyamete dek. Efendimize komşu olasın diye, şehitlere yoldaş olasın diye.

 Bu hususta hadis var; arayan arar bulur
o hadiste mealen aynen şöyle buyrulur;
“üç kişi yola çıksa birisi önder olur”
ben hadise uymuşum gerisi Allah kerim
sensin benim Başbuğum sensin benim liderim.

 

Selam ve dua ile kalın sağlıcakla…