61reis54 @ gmail.com
MUSTAFA-ÇİÇEK

Hayatta en önemli olan şey sizin gönül güzelliğinizdir.

Mevkiler geçicidir…

Makamlar geçicidir…

Mal-mülk aklınıza ne gelirse geçicidir…

Bu nedenle dim-dik durmak gerek. Eğilmeden, bükülmeden dim-dik.

Atana, babana, dinine, milletine, örfüne ve ananene uygun bir yaşam tarzı belirlemen gerek.

Belki bir çoban, belki bir büyük adam, beklide bir PAZARCI olabilirsin. Bu hayatta doğruluğun kadar varsın, gönül güzelliğin kadar yarsın…

Sevgili Ahmet Naci BAYKOCA hocamdan alıntı yapıp bu hikayeyi sizlerle paylaşmak istedim.  Ben çok etkilendim, umarım sizlerde beğenirsiniz…

“Şevki hoca yetmişine merdiven dayamış bir emekli öğretmendi. Sürgünler yüzünden Anadolu’da gezmediği bölge kalmamış. Atsız ve arkadaşlarını hiç tanımamış ama gittiği yerlerde Atsız’ı, arkadaşlarını ve Türklük heyecanını binlerce kişiye aşılamış. Atsız, Orkun, Bozkurt gibi dergileri hiç kaçırmamış. Gâh postayla, gâh bir gazete bayiinden her sayısını almış. Muhakkak her gittiği yerde etrafına bir genç grup oluşturup onlarla paylaşmış.

Emekli olmak en çok onu derinden yaralamıştı.

Evin bir köşesine tıkılıp kalacak biri değildi. Yazdığı birkaç kitap da pek ilgi görmeyince köşesine çekilmişti adeta. Türk müziği dinler, kitap okur emekli ikramiyesiyle aldığı bahçeli evin düzenlemesiyle meşgul olurdu.

Alışveriş işini pek beceremezdi ama eşi Gülseren Hanım sırf şenlik olsun diye pazara gitme işini Şevki beye yüklemişti. Şevki Bey de severek gidiyordu pazara. Öyle marketlerden alışverişi zaten pek sevmezdi. Pazar şenlikliydi onun için. Farklı insanlar, farklı renkler, cıvıl cıvıl bir ortam onun tekdüze hayatının tek rengiydi.

Üç haftadır semtindeki pazarı bırakmış şehrin merkez pazarına gitmeye başlamıştı. Orası hem daha kalabalık hem de daha fazla çeşit vardı. Hem de köylüler sadece o pazara geliyordu.

Şehirdeki pazara gittiği ilk haftaydı. Kalabalıktan biraz tedirgindi. Dizlerindeki kireçlenme onu bayağı rahatsız ediyor yürümekte güçlük çekiyordu. Elindeki bastonu gâh kullanıyor gâh koltuğunun altına alarak geziyordu. Boylu poslu yağız bir delikanlının tezgâhında biberleri gördü. Güzele benziyordu. Hemen yaklaştı, fiyatını sormadan:

- Evladım, bana bir kilo şu çarlistondan ver, dedi. Pazarcı yerinden kalkıp tezgâha yaklaştı boynunu tezgâhın üzerinden uzatarak birkaç tezgâh ötedeki arkadaşını işaret etti ve:

- Amca benimkiler biraz pahalı. 3 lira. O arkadaşta aynı biber 1,5 lira. Dilersen oradan al, deyince şaşırdı Şevki Bey.

- Teşekkür ederim evladım. Sende neden pahalı?

- Bilmem… Ben biraz pahalıya aldım. Akşama iade ederim.

Şevki Bey hala şaşkınlığını üzerinden atamadan pazarcının işaret ettiği tezgâha gitti. Biberlerini aldı. Sonra sırasıyla Gülseren Hanım’ın verdiği listeyi tamamladı. Eve gider gitmez de pazarcıyı anlattı Gülseren Hanım’a.

Ertesi hafta yine aynı pazara gitti. Aynı tezgâhta şeftalileri görünce pazarcıya iki kilo vermesini söyledi. Başka müşterilerle meşgul olan pazarcı bir poşet uzatarak:

- Buyur amca, seç al oradan, dedi.

- Hayır evladım. Ben seçmem. Sen doldur ve tart.

- Tamam amca. Ben teyzeleri göndereyim seninle ilgileneceğim.

Biraz bekledikten pazarcı Şevki Bey’in şeftalilerini özene bezene seçip poşete koymaya başladı. Tam son şeftali koyacakken vazgeçti pazarcı... Yerine koydu başka bir şeftali aradı gözüyle onun yerine koymak için. Şevki Bey pazarcının elini tutup bıraktığı şeftaliyi alarak poşete koydu.

- Amca onda hafif eziklik var. Ondan koymadım.

- Biliyorum evladım. Ben onu eve gider gitmez yerim. Fakat o bu tezgâhta akşama kadar yenmez hale gelir. Şeftaliye de yazık olur sana da, dedi.

- Amca, adamın dibisin, dedi pazarcı argosuyla ve jest olsun diye, Şevki Bey’in itirazlarına rağmen, iki şeftali de fazladan attı poşete.

Diğer ihtiyaçlarını da aldıktan sonra eve döndü… Yine aynı pazarcıyı anlattı uzun uzun Gülseren Hanım’a.

- Gülserenciğim, bir başka ışık var bu adamda. Diğerleri gibi değil. Türk terbiyesi almış bir çocuk. Ah bir de argo konuşmasa…

- Amaaan Şevki Bey kim argo konuşmuyor ki onların yaşında. Sonra adam pazarcı. Biliyorsun onların kendi aralarında bir jargonu var. Anlattığına göre iyi bir adam.

Ertesi hafta diz kapağı ağrıları biraz daha artmıştı. Gidip gitmemekte tereddüt geçirdiyse de zorlana zorlana ulaştı pazara. Tam genç pazarcının tezgahına yaklaşmıştı ki biraz ilerisinde bir kargaşa, bir gürültü kopmuş herkes oraya bakıyordu. Hemen yanı başında olaya bakan kendi yaşlarında hanımefendiye:

- Affedersiniz, ne olmuş orada?

- Şu bağıran kadın ve kızına laf atmış oradaki pazarcılar. Çok pislik adamlar. Onlar bunu hep yapıyor.

- Allah Allah, deyip şaşkınlıkla genç pazarcının tezgahına yönelmişken pazarcı bir yüksek atlamacı sporcu edasıyla tek eliyle tezgahtan güç alıp yola atladı. Hızlı adımlarla olayın olduğu tezgaha yöneldi. Gider gitmez avazı çıktığı kadar:

- Çok oldunuz laaaan! Şerefsizleeer !, diyerek her iki pazarcıya sırayla okkalı bir tokat attı. Biri yere yığılmıştı. Diğeri karşılık vermek isterken bu sefer o güçlü pazularından aldığı kuvvetle adamın yüzünde patlamıştı yumruğu. Adamın yüzü kan revan içindeydi. Yardıma koşmak isteyen diğer arkadaşlarını öbür pazarcı esnafı engellemişti.

Genç pazarcı öfkesini yenememişti hala. Belli ki haftalardır öfke biriktirmişti içine. Yine yeltendi üzerlerine doğru ama bu sefer önüne orta yaşın üzerinde pazarcı önlüğü ile biri çıktı.

- Yeter Dursun, Bundan sonrası zarar. Haydi tezgahının başına, deyince sakinleşti tezgahına doğru ilerledi.

Bu arada hiç kimsenin dahli olmadan olayın nedeni olan tezgahla üç tezgah birden hızlıca toplanmaya başlanmıştı. Dursun’un tezgahına gelen arkadaşları ona su verdiler. Elinin kanını yıkaması için de su döktüler eline. İş beklemezdi. Herkes tezgahına gitti. Dursun yalnız kalmıştı ki Şevket Bey yanına gitti.

- Geçmiş olsun evladım.

Yüzünü kaldırdı Şevki Bey’i gördü pazarcı. Biraz utangaç bir gülümsemeyle:

- Sağ ol amca, istemeyiz ama oluyor böyle şeyler arada.

- Olur evladım olur. Allah kötüsünü vermesin. Dedi, ve ekledi. Bir şey soracağım sana:

- Sor tabi ki amca

- Evladım sen ülkücü müsün?

Şaşırmıştı pazarcı Dursun. Böyle bir soru beklemiyordu. Birden elini bıyıklarına götürdü gayr-i ihtiyari. Yoktu bıyıkları. Bir ay oluyordu keseli. Şaşırdı ama cevabı geciktirmedi.

- Evet amca, ülkücüyüm elhamdülillah. Ama nereden bildin ki bunu sen?

- Adamlığından yiğidim adamlığından, dedi sırtını sıvazlayarak.

Bütün saygısıyla ayağa kalktı Pazarcı Dursun. Hemen eline sarıldı, öptü. Elini bırakmadan bir müddet gözlerine baktı.

- Bir hatamız olmadı inşallah amca

- Yok evladım ne hatası, bilakis memnun oldum. Allah sizleri eksik etmesin. Görüşürüz evladım deyip uzaklaştı tezgahtan.”

İşte böyle yürek taşımalısınız işiniz gücünüz ne olursa olsun…

Sağ kalın sağlıcakla kalın, ALLAH’a emanetsiniz…