Aslı din kökenli olduğu halde dini boyutu erimiş olan bir örf var. O örfü bugün dikkatlerinize sunmak istiyoru. Büyük bir peygamber davası olduğu halde bugün tatlılaşmış, çorbalaşmış bir aşuremiz vardır. Aşurenin aslı binlerce yıl öncesine aittir. Ama çorba olarak, tatlı olarak değil, bir peygamber davası olarak bugün toplumumuzda abartılı bir şekilde asıl misyonunu harcatmak için kullanılan bu aşurenin içeriğini değerlendirmek istiyorum.

Bizim halkımızın kutsal yiyecek haline getirdiği aşure çorbasının, şekerinin, tatlısının aslı nedir peki? Bunun aslına gelince; güya Nuh aleyhisselam gemiye binerken ne kadar leblebicilerde fıstık, ceviz, badem, kilosu böyle pirinçten daha pahalı ekmekten daha pahalı ne varsa üzüm, hoşaf malzemesi, kayısı, incir ne kadar varsa hepsinden çuvallarla topla, altı ay gemide suyun üzerinde kaldılar. Ondan sonra bu suyun üzerinde bu kadar uzun zaman kalınca işte çuvallar, erzak, buzdolabındaki ambarlardaki yiyecekler bitinceee aç kalmamak için ne kadar kayısı, badem , ceviz, fıstık, leblebi, incir (kalitelisi ama, kurtlanmamışı. Çünkü ambarlarda kurtlanmış olur.) Kurtlanmamış incir, üzüm ondan sonra pancar, şeker ne kadar varsa hepsini topladılar. Geminin içinde ateş yaktılar. (Tahta geminin içinde.) Ondan güzel bir çorba yapıp komşulara ikram ettiler. Ondan sonra da dokuzyüz elli yıl dağ bayır dolaşan, Allah'a iman ettim diyen, oğlu bile kendisine iman etmediği için kahır çeken, Allah'ın davasını on asra yakın zaman yeryüzünde temsil eden ulul'azm bir peygamberden, Ümmeti Muhammed gibi yeryüzünün son şahidi bir ümmete kala kala o tatlı kaldı hatıra. İşte aşure çorbasının aslı bu. Bir peygamber altı ay susuz, aç, sefil onun hatırasını, öbür peygamberin bir deniz yol olmuş o yoldan karşıya geçmişler mucizesini, ümmetin başı olan peygamber aleyhisselam açlık çekerek, oruç tutarak, Allah'a hamd ederek geçirecek, ondan sonra memurun bile satın alamayacağı kadar ceviz, badem, fıstık ne kadar pahalı yiyecekler varsa onların hepsini toplayacaksın, ağırlığı kadar da şeker koyacaksın, Allah rızası için Nuh'un hatırası olarak bunu yiyeceksin, bu da ibadet olacak, iyi Müslümanlık olacak, dindarlık olacak. Gelinlerin senden bahsederken ‘rahmetli hiçbir aşureyi kaçırmazdı’ diyecek. Senin peygamberin karnına taş bağlayıp gitmiş olacak bu fani alemde, üç gün üst üste basit bir çorba bile yememiş olacak, sen tatlıyı, çorbayı, bademi, fıstığı ibadet haline getirmiş olacaksın. Bunun adı da İslam, bunun adı dindarlık olacak. Samimiyet nerede? Nerde samimiyet? Zühd, takva, açlık ve nefis terbiyesi üzerine kurulmuş bir din, 'nefsinize köle olmayın' diyen bir din, iftarda bile az yiyin diyen bir din, üst üste üç gün sıcak yemek yiyememiş bir Peygamberin ümmeti, Ramazan gelince çöp kutuları atılmış yemeklerle dolsun, on muharrem gelince dokuz yüz elli yıl küfrün zulmü altında inlemiş bir peygamberin hatırası olarak sen, leblebicilerde bile zor bulunan pahalı yiyeceklerden kendine yemek yap, bunun adına dindarlık diyeceksin. Hayır, bunun adı tuzaktır tuzak. Nuh aleyhisselam’dan, Musa aleyhisselam’dan bu ümmete kaldıysa bir dava aşkı kalmalıydı. Bizden önce yeryüzündeki zalimlerle, despotlarla, insan ırkının en azılı düşmanlarıyla bir ömür boyu uğraşmış, Allah'ın en büyük peygamberlerinin ikisinden bize çorba kalmamalıydı. Üstelik de normal şehir suyundan da koymayacaksın. Gül suyuyla kaynatacaksın. Tabi daha pahalı olacak. Deniz suyu tuzlu onla yapmadılar o çorbayı, o zaman gül suyu aldılar hem de arıtılmıştı.

 

Bir tas çorbayla kimse gavur olmuyor. Bir tas çorbadan dolayı dünya yıkılmadı ama böyle başlıyor taviz. Böyle başlıyor. Birisi ölüyor dana kesiyorsun, akrabayla oturup yiyorsun, o cennete girmiş oluyor. Cennete girmek için yemek ye, Nuh aleyhisselam hatrı için yemek ye. Onun hatrı için çorba iç, onun hatrı için yemek ye. Ne kaldı geriye. O zaman, ne kadar yemek yersen cennette de o kadar yükseleceksin. Hayır, hayır! Bu din, yememeyi öğrenme üzerine kuruludur. Madem sen, Allah için on muharrem günü sadaka vermek istiyordun kabul. O on muharrem günü aşureye harcadığın parayı bir yetim çocuğa versene. Onun reklamı olmaz ama. Millet nerden bilecek senin Muharrem çorbası yaptığını? Hayır, hayır bu din böyle yapa yapa elimizden gidiyor. On muharrem oruç günüdür. Biz bunu asla çorbayla, tatlıyla değiştiremeyiz. Mantık yanlış bir defa. Trafiğe tersinden gidiyorsun sen. On muharrem, yeryüzünün en büyük zalimi, insan neslini kurutma projesini çizmiş olan büyük despot Firavun'un helak olduğu gündür. Bugün on muharrem günü, aynı Firavun'un çocukları aynı zulmün bir benzerini nüfus planlamasıyla, askeriyesiyle, tanklarıyla Müslümanların Irak'ında filan toprağında Afganistan'ında yapıyorlar. On muharrem, o Firavun'u deviren Allah'a bu Firavun'u da devirmesi için gündüzünde oruç tutarak gecesinde de yalvararak geçirdiğimiz bir gün olmalıydı. Bu ümmet, şen şakrak akşamları sabahları eğlenen bir ümmet değil. Şimdi "Aynı Firavun'u gördük, bizi bundan kurtar ya Rabb'i" dememiz gerekirdi. Nuh'un gemisini karaya oturtup kurtaran Allah'tan, çoluk çocuğumuz için, kendimiz için, insanlık için kurtuluş istememiz lazımdı. On muharrem bize, Allah'ın yeryüzündeki en büyük azaplarından olan yeryüzünün altı ay suların altında kalmış olması azabını hatırlatmalıydı. Bademinden, fıstığından, cevizine kadar, kayısısına kadar, incirine kadar, gülsuyuyla pişirilmiş tatlıyı değil, bir peygamberin bin yıla yakın zaman tevhid mücadelesini nasıl yürüttüğünü hatırlatmalıydı bize. Sonunda Allah, bir zalimi kıyamete kadar ibret olacak şekilde nasıl helak etti, nasıl intikam aldı Allah, Firavun'dan ne büyük intikam alındı, bunu hatırlamalıydık biz. Bu bir bayram günü de değil, matem günü de değil, bu bir fırtına da değil. Ama büyük olayların olduğu bir gün.

En önemli ibret konumuz Kur'an'da, sayfalar dolusu anlatılan ibretli olaylardan bir tatlı, bir kaşık tatlı kaldıysa bize, oturup düşünmemiz lazım. Arapçadaki aşure kelimesinden bile soğumaya başlamalıyız. Duygularımız bizleri kamçılamalı. Biz Musa aleyhisselam duyuldukça zalim Yahudi'yi hatırlamalı, Firavun'u hatırlamalıyız. TATLIYI DEĞİL. Çorba hatırlamak istememeli bu ümmet. Bizim gündemimizde glikoz olmamalı. Aynı zulümden belki daha fazlası bugün yeryüzünde yapılıyor. Bugün insanlık, bir denizi yol yapıp sonra da Firavun'u boğacak mucizeye insanlık yaratıldığından beri her günden daha fazla muhtaç. Bugün yeryüzü olduğu gibi suya boğulmuş. Her zamankinden daha fazla gemimizi karaya yanaştıracak bir mucizeye, bir ilahi yardıma ihtiyacımız var bizim. Basit bir cevap her zaman hazır: ‘Ama böylece insanlığı din hatırlatıyorsun.’ Günde beş vakit "Allahu ekber "sesi bir şey hatırlatmıyor da bir tas çorbayla mı insanlar Müslüman olacaklar? Aynı Müslüman'ı evinde ziyarete gidip namaza davet etsene! O çorbanın parasıyla bir ilmihal, namaz kitabı alıp da götürsene. Madem çorbayla insanlar iman ediyor, Peygamber aleyhisselam zemzem kuyusunun başına getirdi de kimse iman etmedi. Bir tas çorbayla kim kime Müslümanlık reklamı yapabilir? Dindarlık alameti.. Hayır efendim, ezandan büyük dindarlık mı var? Namazdan daha büyük Müslümanlık mı var? Bir seccade götür madem çok İslami tebliğ yapmak istiyorsun. Nasıl biz dinimizi yiyecek içecekle simgeleyebiliriz? Anlayış çok çılgın bir anlayış. İslamiyet deyince akla ceviz, badem niye gelsin? Niye İslamiyet deyince akla namaz gelmesin?