Vatan, Millet, Sakarya, Hendek

1996 yılıydı, baba ocağında yüreğimize düşen Türk İslam ateşiyle Ülkü Ocaklarının yolunu tuttuk.

Hendek Atike Hanım Anadolu Lisesi ortaokul 1. Sınıf öğrencisiydim. Sınavla girilen okul ilçenin en iyisiydi,  açılalı 4 yıl olmuştu. En üst dönem abilerimiz ocağa davet ettiler. Temiz yüzlü su gibi delikanlıydı hepsi, peşlerinden gitmeliyiz diye düşündük davete icabet ettik. İlk gün biraz çekindik aslında, takım elbiseli kravatlıydık kravatlı olmasına ama 12 yaşında küçücük çocuklardık.

 

Hendek meydanda eczanenin üstünde 3. Katta idi o zaman ocak binası. Dar dolambaçlı merdivenleri ancak birerli sırada çıkabildik, karanlık bir tünelden geçer gibi.

İçeri girdiğimizde duvarda sanki kan ile yazılmış bir yazı “Darbe ile gönüllerde yatan ülkü silinmez”

Hemen karşısında “Rehber Kuran, Hedef Turan”. Nereye geldik biz acaba diye kendi kendime tereddüt içinde düşünürken, caddeye bakan balkonun bulunduğu tarafa doğru yürüyüp, küçük mütevazı odanın eski görünümlü koltuklarının birine oturuverdim, suratım tüysüz, önüm ilikli, çantam sırtımda. Okul başkanı olan abimiz, reis gelecek dedi sizinle tanışacak seminer verecek.

Beklemeye başladık. Sonra bir ses duyuldu, herkes ayağa kalkmaya başladı, yeni arkadaşlarla bizde mevzuya uyanıp hemen ayağa kalktık.

 

Reis geldi.

Selamun aleyküm dedi.  

Sanki mavi gök birden gürlemeye başladı.

Sanki beş bin yıl önce Tanrı dağından gelmişti.

Sanırsın sanki Avrupa ortalarında Atilla’nın yanındaydı kendisi.

Sanki yağmur kokan gecede Kürşad’ın kırk çerisinden birisi.

Sanki Orhun anıtları kendi el yazısı.

 

Sorarsan İslam’ı kabul eden ilk Türk Hakanı Saltuk Buğra Han’dı.

Sormazsan Gazneli Mahmut’tu Hindistan’a 17 sefer yapmış, o büyük topraklara İslam’ı yaymıştı.

Ayağa kalktı, birazdan Anadolu’ya girecekti, beyaz kıyafetlerini giydi, duasını okudu Muhammed’di aslında ilk adı Malazgirt’te birde Alparslan eklemişlerdi.

Tek başına haçlıları durduran Kılıç Arslan’dı akıl almıyordu nasıl yaptığını, tek açıklaması vardı, Allah yardım etmişti.

Hızına yetişemiyorduk, at sırtında yorulmuştuk, Kudüs’teydi, 88 Yıl sonra Hristiyanlardan geri aldı mübarek toprakları, Kudüs Fatihi Selahattin Eyyubi idi şimdi.

Orhangazi’ydi, Çimpe kalesini alıp Rumeli’ye geçiverdi birden, şimdi işi zordu kahpe Bizans’ın.

Yıldırım gibi yetişiverdi savaş meydanında şehit edilen babası Murat Hüdavendigar’ın yanına, Çubuk ovasında yenildi veya Timur olup o kazandı savaşı, kafam karıştı anlayamadım. Sanırım bütün Türkleri bir araya toplamaktı niyeti, aynı atalarının yaptığı gibi.

Aklım almıyordu, küçücük çocuk babasına emir veriyordu, “Padişah sizseniz gelip ordunun başına geçiniz, eğer ben isem emrediyorum gelip ordunun başına geçiniz”. Biraz büyüyüp genç delikanlı olduğunda karadan gemileri yürütüyor, İstanbul’u feth edip Fatih oluyor, çağ açıp çağ kapatıyor, bizim ağzımızı açık bırakıyordu.

Sina çölüne sürüyordu atını ardında ordusuyla, sonra birden attan iniyordu ordu da ardından.

Peygamber efendimiz (s.a.v)’in kılavuzluğunda Yavuz olup geçiyordu kimsenin geçmeye cesaret edemediği çölü. Mısır’ı alıyor, İslam’a ait ne kadar kutsal varsa omuzlanıp getiriyordu Türk yurduna.

 

Macar ordusunu imha ediyordu Mohaç meydanında, Tuna nehrinde güneşin batışını izliyordu Muhteşem Süleyman’dı adı.

Çanakkale’de Dünyaya kafa tutuyor, toprakta yer bulamayınca denize gömüyordu koca düşman ordusunu, at sırtında elinde kılıcı şehadete koşuyordu Türkistan dağlarında, atalarının doğduğu yerden kurmak istiyordu o güzel yurdu tekrar, şehit Enver Paşaydı.

Kocatepe’de bir bozkurt silueti göründü birden, denize döktü Yunan’ı, kurtardı Anadolu’yu, öldü dedikleri yerde diriltti milleti, kurdu Cumhuriyeti. Gazi Mustafa Kemal Paşaydı.

Nefes nefese kalmıştık, vücudumuz yaralar içindeydi.

Son bir gayret dedi, Moskof ele geçirmek istiyor memleketi.

Alparslan Türkeş’ti hak yolu Allah yolu için seferber olmuştu.

Başbuğ demişlerdi ona hep bir ağızdan, bu isim ona çok yakışmıştı.

Tamam dedik, artık biraz dinlenip uyuyabiliriz.  Olmaz dedi, Türkoğlu uyumaz, hakka varana kadar uyku haram bize. Şimdi anlamıştık, bu yoldan dönüş yoktu.

Tereddüt içinde oturduğumuz koltuktan, yavaş yavaş kalkıyorduk, göğsümüzde yüce Allah tarafından koyulan iman, yüreğimizde efendimizden öğütlenmiş bir ahlak, omuzlarımızda atalarımızdan yadigâr bir sorumluluk, teşkilat olmuştuk.

Allah nasip ederse bir sonraki yazıda devam edelim.

Kalın sağlıcakla.