Edebiyat-Kültür- Sanat

Leylâ ile Mecnûn’un efsânevi aşkını bilirsiniz. Seven ile sevilen söz konusu olduğu zaman ilk akla gelen hikâyelerdendir. Türk edebiyatında da bu efsânevî hikâye defalarca işlenmiş, özellikle tasavvufî bir boyuta büründürülmüştür. Bu hikâyedeki Leylâ sonsuz kudretin sahibi olan Allah’a, Mecnûn ise O’na ulaşmak için çöllere düşen mücadeleci bir “kul” a benzetilmiştir. Ben de ilim ile âlimin ilişkisini hep bu aşk hikâyesine benzetirim. İlim, o yolda mücadele eden, gerekirse tüm sosyal hayatından vazgeçen bir şahsiyetin sahip olabileceği bir niteliktedir. İlim sahibi olmak için araştırmacı bir ruha sahip olmak ve en önemlisi de sabretmeyi bilmek şarttır. Buradan hareketle âlim, ilim için çöllere düşen bir Mecnûn’dan farksızdır.

İlim sahibi kişiler, toplumda sözü geçen ve saygı gören kişilerdir. Birçok konuda onların görüşlerine başvurulur. Onlar bir anlamda topluma ışık tutan önderlik misyonu da yüklenmişlerdir. Ancak burada “Türkçenin Cebrail”i dediğimiz Yunus Emre’nin dillerde ve gönüllerde dolaşan şu dörtlüğüyle âlim meselesine değinmek yerinde olacaktır:

“İlim ilim bilmektir 
İlim kendin bilmektir 
Sen kendin bilmezsin 
Ya nice okumaktır”

İnsanın özü sevgidir. Yaptığı her işte muhtaç olduğu o mukaddes değer de yine sevgidir. İnsan, özüne yönelip kendini tanıdığında hiç kuşkusuz Yaradan’ın yolunu da tutmuş olacaktır. Kendini bilmek ise maddi ve manevî üstünlüğünün ve ayrıcalığının farkına varmakla ilgilidir. Yani “eşref-i mahlûkat(yaradılmışların en şereflisi)” olduğunun idrakına eren kişi, temel değerlerinin koruyucusu ve kollayıcısıdır. Ben okudum âlim oldum demekle âlim olunmaz. Bu kişiler sadece satırdan konuşan ama sadrı(gönlü) unutan kişilerdir.

“Âlim”in hem satır hem de sadırdan konuşanına Osmanlı dönemi ve yakın tarihimize kadar “münevver” ismi veriliyordu. Günümüzde ise bu isim, “aydın” olarak kullanılmaya başlandı. Burada aydın, yazan, çizen, az-öz bir şeyler karalayabilen veya konuşabilen diye anlam genişlemesine uğradı dersek yanlış olmaz. Münevver biraz daha ayrıcalıklı birikimlere sahip kişileri anlatırken şimdi “aydın” sözcüğü biraz daha öznelleşti diyebiliriz. “Kime göre ve neye göre aydın?” tarzı soruları yaygınlaştı kuşkusuz. Âlim’in hem bilgi hem de gönül tecrübeleri, onu topluma ışık tutan  bir “münevver” yapıyordu. Şimdi “aydın” sözcüğünü tanımlamak pek mümkün değil. Ancak Cemil Meriç neler demiş, bakmakta fayda görüyorum:

Cemil Meriç’e göre aydın hiçbir zümrenin adamı değildir ama kendi değerlerine, toplumuna ve kültürüne duyarsız değildir. Aydın “ hiçbir merkezden talimat almaz. Bir partiye bağlı olmayabilir. Ama tarihe angajedir(bağlanmıştır): içinde yaşadığı topluma angajedir(bağlanmıştır)… Bir devrin şuuru olmak zorundadır o. Başka vazifesi bütün hakikati yoklamak, bütün yalanların maskesini yırtmak, kalabalığa doğruyu göstermektir”(Mağaradakiler/Syf. 295)

Ali Şeriati de “Aydın” adlı kitabında benim gibi kavram kargaşasında düşmüş olmalı ki şunları belirtiyor: “Aslında Osmanlı’da düşünen ve toplumun önünde tabir-i caizse yol gösteren insanlara verilen isim münevverdir ki uyanık, intibaha gelmiş, akıllı alim ve imani-islami terbiye görmüş anlamlarına gelir. Aydın tanımına baktığımızda ise pozitif düşünce sahibi, kilisenin etkisinden kurtulmuş ve bu nedenle aydınlanmış olan bir profil karşımıza çıkar. Belki de bu nedenledir ki bu topraklar aydın terimini hiçbir zaman özselleştirmedi.”

İşte bu tanım ve düşüncelere bakarak aydın veya münevverin “özüne bağlılık”tan asla taviz vermeyeceği açık ve nettir. Kavramları ve değerleri karıştırmayan adam aydındır. Kendi kültüründe yoğrulup aynı kültüre sahip çıkan adam aydındır. Aydın Allah korkusu olan kişidir ve söyledikleri veya altına imza attıklarıyla kuldan utanmayacak kişi olmalıdır. Aydının en büyük terazisi vicdanıdır. Aydın, at izi ile it izini birbirinden ayırabilen bir güruha sahip olmalıdır. Aydın, özgürlüğün tanımını ve sınırını koyarken milli değerlerini aklından çıkarmamalıdır. Aydın illiyet(nedensellik) ile ihanet arasındaki ince çizgiyi sezebilmeli ve ona göre hareket edebilmelidir. Şayet aydın, kendi toprağında kendi milletine ihanet ederse gelecek tepkilere de hazırlıklı olmalıdır. Her zaman geçici tenkitlerle değil; hafızalara kazınacak taşlamalarla karşı karşıya kalacağını bilmelidir. Bu taşlamaların yazılmasına neden olan “1100” tane neden sayabilirim sizlere; ancak Ozan Arif’in o meşhur şiiriyle yazımı noktalamam yerinde olacaktır:

“Plan dedim kızdınız işte siz plansınız.
Yıllardır koynumuzda beslenen yılansınız.
‘Tehcir’le gidenlerden geriye kalansınız
O yüzden biliyorum karnınızın şişini.
Sizin gibi aydının yediden yetmişini…"