Bu yazı Birey ve Toplum Psikolojisi alanında Doktora öğrencisi olan Aysu BAYRAM SAPTIR adlı öğrencim tarafından  Krize Müdahale Dersi kapsamında yazılmıştır.

Travma günümüzde sıkça adını duyduğumuz bir kavram. Kimileri için çıkılan harika bir tatil yolundaki trafik kazasıyken, kimileri için ise sahip olduğu vücuda istemeden uzatılan bir el. Herkes için farklı bir anlamı olan travmayı, uzun okumalarım ve gözlemlerim sonucunda ben ise ‘geçmişteki bir durakta mecburi misafirlik’ olarak tanımlıyorum. Hayat bir yolculuk ve içerisinde türlü türlü duraklar barındırıyor. Kimilerimiz bu durakta bilet almayı unutuyor hatta defalarca bilet alıyor ancak duraktan bir türlü ayrılamıyor. Neden herkes ayrılmışken bazıları o durakta yıllarca kalmak zorunda kalıyor. Peki… Bazılarımızı o duruklarda mecburi misafirliğe zorunlu tutan nedir?

Bazılarımızı duraklarda zorunlu misafirliğe tutan şeylerin ne olduğuna değinmeden neler hissettiklerine değinmek istiyorum. Travma yaşayan kişilerin benliklerine yabancılaşma yaşadıklarını sanki kendileri değilmişçesine hareket ettiklerini görüyoruz. Birçoğu bu sebeple hangi durakta takılı kaldığını dahi hatırlayamıyor. Psikoterapi aracılığı ile kendini ve duraklarını keşfetmeyi öğreniyor.

Hissizlik bedenlerini ele geçiriyor. Yaşadıkları olay öylesine ağır geliyor ki, sinir sistemi kendini korumak için kapanıyor ve olanları yok sayıyor. Tehlikeyle adeta dans ediyorlar. Travmanın getirilerini karşılamakta zorlanan beyin ve bedenleri son çareyi alkol ve uyuşturucu gibi maddelerle arkadaşlıkta buluyor. Kimi zaman ise bedenlerini hissetmek istercesine canlarını tehlikeye atabilecekleri yüksek adrenalinli etkinlikleri tercih ettiklerini görebiliyoruz.

Yalnız hissediyorlar çıkamadıkları duraklarında. Bir biri geliyor yolcuların bir diğeri. Oysa yolcuların onda uyandırdığı his: beni artık kimse anlayamaz. Güvenlerini kaybediyorlar dünya hayatının yolculuğuna. Bu neden benim başıma geldi diyor, neden herkes giderken ben buradayım? Bu sorular büyüyor beyninde çığ oluyor ve kaçınılmaz olarak öfke duyuyorlar yaşadıklarına ve yaşatılanlara. Bedenleri tüm dünyaya bağırıyor. Nasıl mı? Başı ağrıyor, kolu ağrıyor, bacakları ağrıyor hatta kimiler felç oluyor. Daha sonra ne mi oluyor? Amaçlarını yitiriyorlar, hangi durağa varacaklarına karar veremiyorlar. Sağa mı gideceğim yoksa sola mı? Bu sorulara cevap bulamadıkça kötü bir sarmaşığın kollarına yani çaresizliğe teslim oluyorlar. Çaresizlik öyle canlarını yakıyor ki çaresizliğin kesinliğini bilinmezliğin çaresizliğine yeğliyorlar. Hal böyle olunca bazılarımız ne ileri gidebiliyor ne de geri.

Zorlayıcı bir durumla karşı karşıya kaldığımızda genelde kendimizi diğer insanlardan daha şansız, başarısız ve dezavantajlı hissetme eğiliminde olabiliyoruz. Bu durum ise diğerlerinden daha izole ve daha farklı hissetmemize neden oluyor. Bu durum bazılarımızın acının evrensel olduğunu ve acının başka bir acıdan daha üstte ya da daha aşağıda olmadığını unutmasına neden oluyor. Şimdi sizlere anlatacağım bir hikaye ile bunu daha da pekiştireceğiz.

Bir rivayete göre, çocuğunu kaybeden bir kadın kederini yatıştıramayıp, çocuğunu iyileştirmesi için bilgeye gider ve yardım ister. Bilge kadından ilaç için hardal tohumu toplarsa yardım edebileceğini söyler. Kadın hevesli bir şekilde bunu kabul eder ancak bilge bu hardal tohumlarını daha önce kimsenin ölmediği evden toplamasını şart koşar. Kadın tohum için evleri gezerken, içinde ailesinden birini, çocuğunu, eşini, annesini, babasını ya da herhangi bir tanıdığını kaybetmemiş insanların yaşadığı tek bir ev bile bulamaz. En sonunda, bu acının sadece onun başına gelmediğini anlar ve bilgeye gidip ölümün kaçınılmaz olduğunu anladığını söyler. Bilge ise kadına dönüp şöyle der: yaşamlarımızda, acı ve keder ile karşılaşıp karşılaşmamayı bizler seçemeyiz. Kendi bedenlerimize ve zihinlerimize eşlik edip edememeyi bizler seçemeyiz. Biz sadece bu durumlarla karşılaştığımızda, bunları nasıl karşılayacağımızı ve nasıl yanıt verebileceğimizi seçebiliriz.

Hikayeden de anlaşılacağı üzere asılında kötü bir durumda acımızdan kaçmak için yaptığımız zihinsel provalar bizleri zehirler. Acıdan kaçmak için kullandığımız baş etme mekanizmalarıdır aslında bu süreçte bizleri daha da derinden yaralayan. Kültürümüze baktığımızda aileye, arkadaşlara ve komşularımıza büyük önem verildiğini görebiliriz. Ancak iş kendimize geldiğinde nazik olmak ve önem verme aklımıza bile gelmeyebilir. Bir hata yaptığımızda ya da bir şekilde yanıldığımızda, kendi başımızı okşamak yerine, bir tokatta biz atarız. Bizler yetişirken hep güçlü bireylerin kendi acılarına kayıtsız ve sessiz kalması gerektiği mesajını almış olabiliriz. Maalesef bu tutum hayatın zorlukları ile uğraşırken en güçlü mekanizmalarımızı kullanmamızı engelleyebilmektedir. Halbuki insanoğlunun en güzel özelliklerinden birisi de kendi kendini iyileştirme kapasitesidir. Peki insan nasıl oluyor da kendi kendini iyileştirmeyi başarabiliyor?

İnsanlığın geçmişten bugüne nasıl geldiğini ve nasıl geliştiğini bir düşünün. İlk insanlık bir şeyler içi kendini eksik hissetti. Bu eksiklik sonrasında isteğe ardından ihtiyaca buradan güdüye, var olan güdüler motivasyona sebep oldu ve insanoğlu en sonunda icat etti ve günümüze kadar evrildi. Bu döngü içerisinde insanoğlunu ayakta tutan şey isteklerine ilişkin hayal gücüydü. Yapılan araştırmalarda hayal gücü gelişmiş insanların bilişsel esneklerinin de aynı oranda geliştiği görülmüştür. Bilişsel esnekliği gelişmiş insanların ise zor duygu ve durumlarla daha kolay baş edebildiğini görüyoruz. O halde gelişmiş bir hayal gücü bize yeni umut ve amaçların kapılarını aralıyor ve yaşanılan durumdan çıkmak için bir anahtar görevi görüyor demek yanlış olmayacaktır.

Bir diğer insanın kendi kendi kendini iyileştirme yolu ise duygusal beynimizin stresini hafifletebilmektir. Ona ‘her şey güvende’ mesajı verebilmektir. Bunun yolunu ise nörobilimci LeDoux keşfetmiştir. LeDoux bilinçli bir şekilde duygusal beynimize yani limbik sistemimize ulaşmanın yolunun ‘öz farkındalık’ aracılığı ile olduğunu söyleyen bir bilim adamıdır. Bilinçli beynimizin büyük bir kısmı kendini dünya dışına bakmaya adamıştır: başkalarıyla anlaşma ve gelecekle ilgili planlar yapma. Ancak bu yine de kendimizi yönetmemiz için yeterli olmayabilir. Nörobilim araştırmaları, hissettiklerimizi değiştirebilmemizin tek yolunun içsel deneyimlerimizin farkında olmak ve iç dünyamızda olan bitenle dost olmayı öğrenmek olduğunu söylemektedir. Bunu daha da açacak olursak, her birimiz hayat yolculuğunda bir takım üzücü olaylarla karşılaşıyoruz. Kimimiz bu durumu hızlıca atlatıp yoluna devam ederken kimimiz edemiyor. Nörobilim araştırmaları zorlayıcı durumlar karşısında devam edebilen insanların aslında kendilerini iyi tanıyan ve zorluklarla savaşmak yerine dost olmayı seçen insanlar olduğunu gösteriyor. Bu kişilerin diğer insanlara göre kendilerine ve çevrelerine ilişkin farkındalıklarının daha yüksek olduğu görülmektedir. Farkındalığı arttırmak için artık günümüzde birçok uygulama bulunmaktadır. Örneğin yoganın kişilerin tolerans pencerelerinde kalmalarına yardım ettiği hatta TSSB tedavisinde oldukça etkili olduğu kanıtlanmıştır. Bir diğeri ise tiyatro, tiyatro travma yaşayan kişilerin ortak insanlık öğelerini derinden yaşayarak iletişim kurmalarını sağlamaktadır. Tiyatro aracılığı ile kişi yaşamın acı verici gerçekleri ile toplu bir şekilde karşı karşıya kalabilmektedir. Bu sayede kişi yalnız olmadığını görmekte hatta başka insanların da yaşadıkları durumla nasıl baş ettiklerine şahit olabilmektedir. İnsanların etkin olma becerileri, kendilerini ne derece kontrol edebildiklerini hissetmesinden, bedenleri ve ritimleri ile olan iletişimlerini tanımaktan geçmektedir. Toplu hareket ve müzik, yaşamlarımıza daha geniş bir perspektif katarak kişisel kederimizin ötesinde bir anlam içermektedir. Bu bağlamda Müslümanların günde beş kez kılmış oldukları namaz bunun bir örneğini teşkil ettiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Travma ile kaybedilen zaman ve mekan algısı günün 5 vaktinde ilk günkü gibi tazelenmekte ve adeta ruhu yenilemektedir.

Özetleme yapacak olursak aslında insanoğlunun kendini iyileştirme kapasitesine sahip olduğunu ancak bazılarımızın bunu öğrenmesi gerektiğidir. Bizler ruh sağlığı alanı çalışanlarının yaptığı ve yapmak istediği şey ise insanların kendilerini iyileştirme kapasitelerini ortaya çıkarmak ve iyileştikleri bu süreçte yanlarında destek olmaktır. Hiçbir ruh sağlığı çalışanın elinde sihirli bir değnek yoktur ki zorlayıcı duygu durumları ortadan kaldırsın ya da kişiyi hiç yaşamışçasına tedavi edebilsin. Ama her ruh sağlığı alnında çalışanlarının en kıymetli ilaçları dilleri ve kalpleridir. Bizler danışanlarımızdan gelenleri kulağımızla dinler, kalp süzgecinden geçirir ve dile dökeriz. Asıl iyileşme buradan başlar ve böyle devam eder.