Neşeli, mutlu, sağlıklı ve capcanlı bir günden merhabalar sevgili okurlar. Yep yeni bir beyin fırtınası konusu getirdim size. Uzun süre kendi içimde bu konuyu ölçüp biçtim ve size de yansıtma kararı aldım. Bir kaç soru sorarak başlayayım, siz durup bunları düşünün ve sonra okumaya devam edin lütfen.

-“Kusur denilince aklınıza ne geliyor? Kusur denilen şey gerçekten var mı?

Bizler kendimizi bildik bileli kusursuz olmak zorundaymışız gibi yetiştirildik. Bu yetiştirme anne ve babalarımız tarafından değil, daha çok toplum tarafından ve evlerimizin içine kadar giren medya denilen bu illetler tarafından gerçekleşti. Her şeyi tekdüze olarak tasarlayan, belirleyen ve toplumun uyması için önümüze sunam medya, bizi yeni tek tip insan olarak yetiştirme derdinde. Bunu, hepimizi olmadığımız biri gibi göstermeye çalışarak yapıyor. Kusursuzmuşuz gibi yaşatmaya çalışıyor bizi.

Arka yüzünü bilmediğimiz sadece yansımalarını görebildiğimiz insanları kusursuz zannederek ilk hataları yapmaya başladık. Onları kusursuz zannederek biz de onlar gibi olmaya çalıştık. Bunun sonucunda ise kişiliğimizi içimize gömdük tam anlamıyla tanımadığımız bilmediğimiz sadece zannettiğimiz insanlara özenerek hayat geçirdik.

Uzaktan mükemmel olarak algıladığımız her şeyin içinde mutlaka çürükler vardır. Ama neden bilmem, bunu asla bize göstermezler. Oysa elmanın bile çürük olanını istemiyor muyuz? Neden insanları orijinal ve organik haliyle değil de yapay ve estetik haliyle kabul edip sevelim ki?

Toplu olarak bizi kusurlardan nefret ettirdiler. Bir yerde en küçük bir hata görsek bile mükemmel olan bütün şeyleri görmezden gelip bu küçük hatanın üstüne çullandık, sonra da elaleme göstere göstere üstüne kapatmaya çalıştık. Çünkü kusursuzluk istiyoruz. Kusursuzluk istemek demek; bir iş üzerinde çalışırken sadece o işteki kusurlara odaklanmak demektir. Oysa kusurları seven bir toplum olarak yetiştirilmiş olsaydık, o zaman büyük resme bakıp yaptığımız her işi daha fazla ileri götürecektik. Kusurlara takılmadan üzerimize düşeni alıp işimize yaramayanı kenara koyup yolumuza devam edecektik.

Ayıla bayıla izlediğimiz o dizilerde, filmlerde başroller her zaman kusursuz güzelliğe ve fiziğe sahip insanlar oldu. Ardından da sıfır beden olma hastalığına yakalandık. Yaptığımız işleri değil de 0 beden olmak, güzel olmak üzerinde konuşur hale geldik.

Burun yamuk hemen estetik ol, dişlere tel tak gözlere lens. Diğer insanların bizi mükemmel görmeleri için didinip duruyoruz. Onlar da bizim gibi kendi kusurlarını bizden gizlemeye çalışıyorlar. Bunu hiç düşünmeden sadece kendi küçük dünyamızda bataklığa saplanıp didindik ve iyice battık. Oysa hayatımızı renklendiren şey bizim kusur diye öğrendiğimiz kişiliklerimizdir. Medya bizi tek tip insan yapmaya çalıştığı için kriterlere uymayan herkesin sahip olduğu özelliklere kusur demeye başladı.

“Herkes özgüvenli olmalı diğerlerinin ise hakkı yenilmeli çünkü onlar kusurlu. Herkes kavga edebilmeli diğerleri ise nazik değil ahmaktır.”

Bunun gibi örnekleri çoğaltabilirim. Herkesin aynı olmasını istedikleri için beni ben yapan özelliklere kusur gözüyle baktılar. Oysa ben bunların kusur değil benim bir parçam olduğunun farkındayım. Gülümsediğim zaman kendimi güzel buluyorsan başkalarının bana çirkin demesini umursamam.

Sizin eksik- yanlış olarak gördüğünüz tüm yönlerimi sevgi ile kucaklıyorum. Elde ettiğim tüm başarılarımdan onlar sorumlu. Kusurlarım olmasaydı mükemmel olamazdım.

Bugünden sonra hepimiz kusurlarımızın bizim bir parçamız olduğunun farkına varalım. Kendimizi her halimizle sevelim.