Edebiyat-Kültür- Sanat

Öncelikle kendini “Türk” hisseden herkesin Türkçülük Günü’nü kutlamakla yazıma başlamak istiyorum. Her özel günün tarihe iz bırakmış özel de bir anısı vardır. Nedir bu Türkçülük Günü veyahut Türkçülük Olayı denilen hadise, detaylara girmeden üzerinde duralım.

Atatürk döneminde Türkçülük fikri, devletin ana politikasıydı. Osmanlı’nın parçalanışı sürecinde birçok fikir doğmuşsa da kurtuluş yine Türkçü ideolojiyle sağlanmıştı. Sözgelimi Osmanlıcılık fikri, Balkanlarda, Ümmetçilik fikri de Arap coğrafyasında yediğimiz darbelerle hüsrana uğramıştı. Mustafa Kemal Atatürk de Batı mezalimine karşı tek ve yegâne fikrin “öz”e dönmek olduğunu anlamış, Osmanlı’nın “birlik” havasını millet olma havasıyla yoğurarak Türkçü fikre yönelmişti. Onu ve fikirlerini destekleyen en önemli kaynağın dönemin büyük fikir adamı Ziya Gökalp olduğu da hepimizin malumudur. Zira Atatürk, Ziya Gökalp’ı “fikirlerimin babası” olarak tanımlamaktadır. Mustafa Kemal’in vefatına kadar geçen sürede Türkçülük fikrinin birliği sağladığı, millet olma bilincinin oturmaya başladığı genel bir görüştür. Milli bir eğitim ve öğretimle Türkiye’nin yükselişi tüm verilerde kendini göstermekteydi. Batı, ilim ve teknolojide hızla ilerlerken harabeye dönmüş bir ülke olan Türkiye’nin yaptığı atılımlar, tüm dünyanın da dikkatinden kaçmıyordu. Bu dönemde ya da daha önceki dönemlerde ortaya çıkan fikir akımlarının hepsinin de Batıcılık fikriyle bağlantılı olduğunu da inkâr etmemek gerekir. Çünkü bilim ve teknik, Batı’nın hala bizden üstün olan tarafı. Bu, dün de öyleydi, bugün de öyle.  Mustafa Kemal’den sonra devletin başına gelen İsmet İnönü ve 40’li yılların başbakanı Şükrü Saraçoğlu ise birçoklarına göre bu Türkçü siyaseti devam ettirememişlerdi. Türkçü-Turancı kimliğiyle öne çıkan Hüseyin Nihâl Atsız, Zeki Velidî Togan gibi dönem aydınları ise komünizmin devleti esir aldığı görüşünü savunuyorlardı. Zira 1940’lı yıllar özellikle Hüseyin Nihâl Atsız için yargılanmalarla dolu olacaktı. Şükrü Saraçoğlu’nda yazdığı açık mektuplarla(1 Mart 1944”te ve yine bir ay sonra 1 Nisan 1944'te olmak üzere) Türkçü siyasete bir an önce dönülmesi gerektiğini savunuyordu. Bu açık mektuplar dönemin eğitim bakanı Hasan Ali Yücel’i endişeye düşürmüştü. Hasan Ali Yücel ile Ulus Gazetesi Yazarı Falih Rıfkı Atay’ın yüreklendirmesiyle Sabahattin Ali, Hüseyin Nihal Atsız ve öğrencilerini mahkemeye verdi. 26 Nisan 1944'te Ankara'da başlayan ilk mahkeme, dönemin gençlerince yakından takip edildi. Hatta mahkemede Atsız’a büyük destek verdiler. Mahkemelerin o dönemde yer olmadığı için pencerelerden izlendiği söylenir. Mahkeme 3 Mayıs 1944'e ertelendi. Ne olduysa davanın ikinci oturumu 3 Mayıs 1944 günü olur. 3 Mayıs 1944'te Türk gençliği; Türklük ülküsüne ve onun düşünsel önderi olan hocası Hüseyin Nihal Atsız'a sahip çıkmak için Ankara Adliyesinin içini doldurdu. Adliyenin önü de binlerce genç tarafından dolduruldu. Topluluğun bir kısmı adliyede Atsız'ı yalnız bırakmazken diğer binlerle ifade edilen büyük bir topluluk Ulus Meydanına doğru yürüyüşe geçti. İşte bu “3 Mayıs” günü Atsız'ın da isteği doğrultusunda 3 Mayıs 1954 tarihinden sonra “Türkçülük Günü” olarak anılmaya başlandı.

Tarihe mâl olmuş birçok karakterde olduğu gibi Atsız’a da bir yafta vuruldu: Irkçı… Söylemlerinin şoven olduğu, bir ırkı üstün gördüğü, ateist olduğu gibi birçok iddialar artık çürümeye yüz tutmuş iddialar olarak görünüyor. Zira bu dönemde kavramların ve şahısların ruhunu silikleştirmek için ciddi mücadeleler veriliyor. Atsız, tarihi çok iyi okumuş, milletinin kurtuluşunu köklere dönmekte görmüştü. Hep örnek aldığımız Batı da Fransız İhtilali sonrası Antik Yunan’a dönmüştü ve bugünkü medeniyetleri, bu sayede inşa etmişti. Atsız’ın bu görüşü, ayağı yere basmayan bir görüş değildi. Pek tabiîdir ki bu görüş herkesçe kabul görmemiş olabilir. Savunduğu Türkçü-Turancı fikir, kapsayıcı bir özellik taşısa da birçoklarına göre ütopya olabilir ve gayet normaldir. Bu fikirleri uğruna Atsız’ın defalarca yargılandığı ve yolundan geri dönmediği bilinmektedir. Mal-mülk sevdasıyla aydın olunmayacağı örneği bizzat Atsız’ın şahsiyetinde kendini gösterir. Atsız’daki dik duruş, bugün hala hatırlanmasına, okunmasına, Türkçüler Günü’nde yâd edilmesine vesile olmaktadır.

Atsız’ın bize miras bıraktığı Türkçülük Günü öze dönme, geçmişten güç alma, milli bir ideal benimsemenin hatırlarda tutulması açısından önemli. Kapitalist düzenin yaptırımlarıyla milli ruhumuzu köhneleştiren Noel, Sevgililer Günü gibi maddiyat kokan günlere nazaran gayet kutsal bir gün olduğu söylenebilir. Bu günün ırkçı bir mantıkla kutlandığını iddia edenlerin biraz önce adını saydığım “sözde özel günleri” eleştirmemeleri de gayet düşündürücü. Milli bir hassasiyet gütmek, geleceği tarihle inşa etmek, herkesi kapsayan bir kimlik kurgulamak, bu günün değerini bilenlerin ortak ülküsüdür. Başta da belirttiğim üzere kendini Türk hisseden herkesin 3 Mayıs Türkçülük Günü’nü kutluyor, bizlere bu anlamlı günü hediye eden merhum Hüseyin Nihâl Atsız’ı saygı, sevgi ve özlemle anıyorum.