Vatan, Millet, Sakarya, Hendek

İBB başkanı Ekrem İmamoğlu Uluslararası Siyasi Danışmanlar Derneği’nin (IAPC) düzenlediği sanal konferansta bir konuşma yapmış.

İmamoğlu, "Demokrasinin kurumları yerinde duruyor. Demokratik işleyiş hüküm sürüyor gibi görünüyor. Ama gerçek hayat bunun tam tersi bir yönde akıyor. Denge ve denetleme mekanizmaları fiilen işlevsizleştiriliyor. Demokrasinin temel gereklilikleri, bir temenniye dönüşüyor. Siyasi iktidarın elinde toplanan güç ve yetkiler o kadar artabiliyor ki bir demokrasiden söz edilip edilemeyeceği sorgulanır hale geliyor." ifadeleriyle Türkiye'yi dünyaya şikayet etmiş.

Burada uzun uzadıya demokrasi nedir? Demokratik yönetim sistemi nasıl olmalıdır? Türkiye’de demokrasi nasıl işlemektedir? Sorularının cevabını aramayacağım.

Bu konuda özet olarak şunu düşünüyorum: Tüm dünyada birçok ülkenin yaşadığı süreçlerden bizde geçiyoruz.

 

1838 Tanzimat Fermanı ile başladığı kabul gören demokratikleşme adımları sırası ile 1878 Birinci Meşrutiyet, 1908 İkinci Meşrutiyet, 1920 TBMM kuruluşu, 1923 Cumhuriyetin ilanı, 1950 Çok partili sisteme geçiş ve son olarak 16 Nisan 2017 Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin gelmesi şeklinde atılarak bugünlere ulaşıldı.

 18.yy. itibari ile başlayan bu süreç, şüphesiz Türk devletinin en zorlu dönemi oldu.

Halkın iradesinin kendisine teslim edilmesi noktasında başlayan yolculuk boyunca, çok çeşitli manzaralara şahit olduk. Kara dumanlı, kara bir trenle uzun bir seyahate çıkan bir çocuk misali, camdan her baktığımızda, farklı bir memleket sahnesi görüyorduk.

En önce, hürriyet ateşinin ilk defa yakıldığı Balkan topraklarını kopardılar bizden. Sonra nasıl ve ne kadar demokratikleştiğiniz bizim umurumuzda değil, asıl amacımız üzerinde bulunduğunuz coğrafyanın nimetleri diyerek, cihan harbinde üzerimize çullandılar.

 

Nitekim ne içinden çıkmaya çalıştığımız düzen ne üzerimize biçmeye çalıştığımız elbiseler, sürüklenmekte olduğumuz kaderin pençesinden bizi alı koyamadı.

 

Öyle günler geldi ki şahit olanlar “Kara Gün” diye ifade ettiler satırlarında. Öyle anlar yaşandı ki bıraksalar tek başına bütün bir orduya denk gelecek birtakım subaylarımız, başkenti işgal eden düşman kuvvetlerine karşı elleri kolları bağlanınca, son mermilerini belki şakaklarına sıktılar.

 

Devletimizi o karanlık çukurdan hiçbir sistem kurtaramadı! 

Çaresizce teslim olmanın değil ne kadar kuvvetin kaldıysa ve nereye kadar yetiyorsa oraya kadar diyenlerin, 21 Haziran 1919’da Amasya genelgesinde ortaya koymuş olduğu:

“Milletin istiklalini, yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır!” ifadesi esaret perdesini yırtıp attı!

 

Sonrasında kaldığı yerden devam eden demokratik süreçler, zamanla birtakım değişikliklerle, ilavelerle güncellenerek bugüne kadar ulaşıldı.

Bu kadar acı tecrübeden sonra milletimizin bakış açısının, devletin varlığına kastedecek her türlü esnek düşünce, davranış ve uygulamalardan kaçınmak gerektiği noktasında yerleştiğini düşünüyorum.  

Bugün Türk devleti; içeride PKK/FETÖ ve DHKP-C başta olmak üzere her türlü etnik ve inanç temelli terör örgütlerine karşı taviz vermiyorsa; Kerkük, Kıbrıs, Karabağ davasında; Doğu Akdeniz, Libya konularında emperyalist güçlere karşı dik duruş sergiliyorsa; bunun yanında kimsenin dini inancına, etnik kökenine göre bir ayrım yapmıyorsa; bu demektir ki milletimizin acı tecrübelerinin dikkate alındığı gibi hak ettiği şekilde bir yönetim anlayışı da ortaya koyulmaya çalışılıyor.

Ve şuna eminim ki;

Çanakkale’de bende olsaydım; keşke ömrümüz vefa etse de Musul’u, Kerkük’ü geri aldığımızı görebilseydim; kara trene binip Ankara’dan Buhara’ya kadar dur durak olmadan keşke varabilseydim diyen milletin evlatları, İmamoğlu’nun bizi kimlere şikayet ettiğini ve şikayet ettiği hususlardan aslında kimlerin rahatsız olduğunu çok iyi bilmektedir.

 

Bunun yanında, dünyada var olan hiçbir sistemin ilahi adaletin sınırlarına dahi yaklaşamayacağının farkında olan milletimiz, Türk devletinin önce ülkesi ve milleti, sonra da bütün dünyadaki insanlığın hizmetine daha kararlı ve güçlü koşabilmesi için destek verdiği, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin, mutlaka tüm yönleriyle geliştirilerek yerleşmesinin de şahitliğini yapacaktır.

İmamoğlu’nun sözcülüğünü yaptığı kesimin her türlü düşüncesini değerlendirirken, Kemal Tahir’in Kurt Kanunu romanında geçen Kara Kemal’in şu sözleri bu noktada bizim kulağımızın küpesi olmalıdır:

“Hürriyetimizi kazandık ancak, istiklalimizi kaybettik”.