Vatan, Millet, Sakarya, Hendek

Geçenlerde bir akşam üstü şarkısı dinlemek üzere telefon uygulamasını karıştırırken, uzun yıllar önce dinlediğim Bob Marley ismi gözüme takıldı.

Her türlü iletişim aleti tarafından etrafımızın sarılıp, tüm saatler bildirim yağmuruna tutulduğumuz şu günlerde, hayatın hızlı akışına inat, on yıl öncesine gidecekmişçesine hemen resmin üzerine tıkladım.

İşe yaramıştı!

Sanki, Bob Marley hayranı müdürümle birlikte, işten çıkmış eve dönüyorduk.

İçinde bulunduğum bu özlemin adına “nostalji” diyorlar. 

İnsanlar genç yaşlarda hayatın hızla akması için gayret ettikleri gibi, belli bir yaştan sonra akışı terse döndürebilecekmiş gibi geçmişe yolculuk yapmayı deniyorlar. Hatta bunun için kendilerinden önceki zaman dilimlerine dahi ilgi duyanlar var. Sanırım bende onlardan biriyim.

İşte böyle bir ruhla, şarkı listesinden ilk şarkıyı seçtim: “No woman, no cry!”

Ne yalan söyleyeyim; o zamanlar aslında Bob Marley’in tek bir şarkısı var hep onu dinliyoruz sanıyordum. Burada biraz fazla mübalağa yaptım farkındayım. Ancak, şarkılardaki ritim bana bunu düşündürmüş olmalı.

Birkaç zaman sonra anladım ki ritim aynı olsa da melodi ve sözler farklı.

O zamanlar “No woman, no cry!” ifadesini “kadın yok, ağlamak yok” diye kendine göre çeviren kafalara tereddütsüz dahil olan ben, zamanla ritim ve melodi ayrımını yapsam da, nedense bu şarkının anlatmak istediğini yine eski haliyle bırakmıştım.

 

Meğer öyle değilmiş!

36 yıllık kısacık ömrüne 130’a yakın plak sığdırmış, şarkıları ile Afrika insanına yardım elini uzattığı için, 1978 yılında Birleşmiş Milletler Barış ödülünü almış Bob Marley’in en ünlü şarkısının verdiği bu mesajda “Hayır kadın, Hayır Ağlama!” diyormuş. 

Maalesef, insanlık kadınlarla ilgili olan her şeyi ya yanlış ya da geç anlıyor ve onlar her haklarını geç yada eksik teslim alıyorlar. Bende bu yanlışlıklarla dolu çerçeveye dahil mi oldum diye mahcup olmuştum.  

Hele biraz sonra TV ekranlarında yayınlanan bir dizide, kadınların uğradığı haksızlıkları gördüğümde bu mahcubiyetim daha da arttı.

Kadın ve erkeğin eşit olduğunu düşünenlerden değilim. Aslında her şeyi yaratanın, hepsini farklı özelliklerde yarattığını düşünüyor ve hiçbir varlığın bir diğeri ile eşit olmadığını savunuyorum.

Ancak, eğer meseleye insan odaklı bakmak gerekirse; insanlığın ritmi erkek, melodisi de kadındır.

Nasıl bir şarkıda ritmi çıkarsanız melodi yolunu bulamaz ise, melodiyi çıkarırsanız ritim yavan kalır.

Bazen bağlama çalarken türkünün melodisini yakalayamadığımda, sadece bir çocuğun rast gele tellere vurduğunda çıkardığı sesten farksız oluyor. İşte kadın haklarına saygı göstermemekte, hayatın melodisine kast etmek; hayatı tatsız tuzsuz bırakıp, insanlığı pırıltılardan uzak bir karanlığa itmekle eş değer kanaatindeyim.

İşte bu noktada dün akşam Samsun’da bir kadına, üstelik küçük kızının yanında eski eşi tarafından uygulanan insanlık dışı şiddet olayının, insanlığın gittikçe azalan ışıklarından birini daha söndürdüğüne şahit olduk.

8 Mart Dünya Kadınlar Günü’ne bir gün kala izleyenleri kahreden bu ve buna benzer olaylar; kendisine kimi zaman örf ve adeti, kimi zaman namus ve şerefi, kimi zaman ise din ve inançları maske yapanlar tarafından gerçekleştiriliyor.

Maskeyi kaldırdığınızda ise, altından hastalıklı ruhların suratına tükürülesi ifadeleri ortaya çıkıyor.

Ne yazık bir haldeyiz ki, yaratılmışların en şereflisi olabilecek kadar önü açık olan insanoğlu, kendi içinde çeşitli bahanelerle sürekli bir birine eziyet edip çoğu zaman yerin dibine girmeyi tercih ediyor. Sonrasında ise yıktıklarını tamir etmek için belirli gün ve haftalarda toplumsal bir duruş sergilemeye çalışıyor.

 

8 Mart Dünya Kadınlar gününde her yıl olduğu gibi bu yılda benzer sahnelere eşlik edeceğiz. Keşke aile içinden başlayarak insanların birbirine değer verdiği bir düzen kurup yasalarla bunları teminat altına alabilsek. Böyle günlere hiç gerek kalmasa…