Vatan, Millet, Sakarya, Hendek

Sabahın erken vaktinde, akşamdan hazırladığım bavulu alıp, hepsi de memlekete dair bin türlü endişe ile hava alanına doğru yola çıkıyordum. Hayır, Gülse Birsel’in yazısında tarif ettiği gibi olanları dışarıdan izleyen ve müdahil olmayan, konuşmayan, eleştirmeyen, mücadele etmeyi, hatta gerekirse memleket uğruna toprağı düşmeyi düşünmeyenler gibi kaçmıyordum.

 

Hangi eğitimi almış, hangi yeteneklere sahip olmuşsam olayım memleket ne durumda olursa olsun böyle bir düşüncenin bizim kafamızda olması mümkün değildi.

 

Öyle ya bizim doğduğumuz günden bugüne üzerinde yaşadığımız, biz yetişirken imkânlarını olabildiğince bizimle paylaşan, bizi başka bir ülkeye muhtaç etmeyen bazen zor zamanlarımızda olsa ayakta durmamızı hatta bir yuva kurup geleceğimizi emanet edeceğimiz yavrular yetiştirmemizi sağlayan memleketimiz değil miydi?

Nasıl bırakıp kaçardık?

 

Binlerce yıl önce üzerinde yaşadığımız topraklar yüce Allah tarafından milletimize emanet edilmişti. Devletin başında bulunan hükümdarlar O’nun tarafından adalet ve iyiliği tüm dünya toprakları üzerinde hâkim kılmak üzere görevlendirildiklerine inanmışlardı. Gelmiş geçmiş bütün büyük Türk devletlerinde bu düşünce hâkim olmuştu. Böyle bir ruhi inancın sahibi olan bedenlerin önünde kim durabilirdi. Nitekim defalarca dünyanın tarihi seyrini değiştirecek güce kavuştular. Başlangıç ilke ve esaslarını koruyup, ne ile görevlendirildiklerini unutmadıkları sürece bu çevrim defalarca tekrarladı.

Tarihi incelediğimizde Türk devletinin zora girip çöktüğü dönemlerin hep bu temel esasların bir kenara bırakıldığı zamanlar olduklarını görebiliriz.

 

Milli mücadele sonrası tekrar ayağa kalkan Türk devletinin mavi gökte yazılı ve çökmedikçe değişmeyecek olan bu esaslar üzerinde çok kısa süre yönetildiğini görmekteyiz.

Son 15 yılda ise okyanus ötesinden verilen BOP eş başkanlığı gibi başka görevlendirmeler ile daha önce nizam getirdiği topraklarda sözde demokrasi üzerinden kurulmak istenen esaretin bir parçası yapılmak isteniyordu.

 

Biz mavi göğe baktıkça mahcup oluyor, bu gidişatı nasıl değiştiririz bu milleti nasıl yine kendi yaratılış gayesi üzerine getirip daha adil bir dünyanın sağlanmasında nasıl yol başçısı yaparız diye sürekli düşünüyor, konuşuyorduk ve milletimize anlatıyorduk.

Gönlümüzde bir güneşimiz vardı, kaç kişiydik çok önemli değildi ancak kar bile yağsa ya da fırtına kopsa, gök bulutlarla kaplansa biz bu düzeni tersine çevireceğimiz inancını asla kaybetmiyorduk.

 

Dedim ya erken çıktım yola, güneş doğmasına çok az bir vakit vardı ki Eyüp Sultanın kapısına yetişiverdim. Camiden içeri girdiğimde bir ferahlık doğdu içime. Milyonluk İstanbul’da sabah namazında dolmamıştı Eyüp Sultan ancak namaz sonrası memleket adına edilen duaları ve amin diyen dilleri görünce çok önemli değildi kaç kişi olduğumuz bunu tekrar anladım.

 

Varşova’nın bir bulutlu sabahında telefonuma gelen ani haberler ile bir anda Anadolu’dan doğan bir güneşin dünyada nerede bir Türk varsa orasını aydınlattığını gördüm.

Devletimiz artık bu gidişe bir el atmış, devletimizin bağımsızlığına, vatanımızın ve milletimizin bölünmez bütünlüğüne bin yıllık kardeşliğimize kast eden elebaşları tutuklanmıştı. Eyüp Sultandaki dualarımız kabul omuştu.

 

Bu diriliş, ne olursa olsun memleketinden kaçmayanların, Anadolu zor durumda kalınca hüzün içinde de olsa bulunduğu cepheyi bırakıp Anadolu’ya koşan Enver Paşalar, Mustafa Kemaller gibi vatan topraklarını kaderine terk etmeyenlerin sapa sağlam duruşlarının eseridir.

Allah onlardan razı olsun.

 

Kalın sağlıcakla.