Vatan, Millet, Sakarya, Hendek

Bir önceki yazıda, içinden geçtiğimiz 40 yıllık bir sürecin sonunda başımıza gelenlerin kimin suçu olduğu konusuna değinmiştik. Bu yazımızda ise bundan sonra neler yapmalıyız konusuna değineceğimizi ifade etmiştik fakat öncelikle bu 40 yıllık süreçte milletin elini, kolunu, aklını ve gönlünü bağlayan olaylardan bazılarını hatırlamakta fayda var.

 

Bunlardan aklıma gelen ilki, “Dinsiz Asker” fitnesiydi. Askeriye içindeki bir takım uygulamalar ve özellikle türban konusunda ki bazı şahit olduğumuz manzaralar bu fitneye zemin hazırlıyordu. Çocuğunun yemin törenine gidip, çarşafı yüzünden içeri alınmayan bayanlarımızı görünce, milletimiz bu fitnenin içine ister istemez çekiliyor ve Peygamber ocağı olarak nitelediğimiz asker ocağımızın kuyusu çok derinden kazılıyordu.  Hatta askeri lise sınavlarında sorulduğu iddia edilen bir takım mülakat sorularından bahsediliyordu ki ben burada yazmayı dahi yakıştıramıyorum.

 

Sonuç olarak 90’lı yıllardan 2000’li yıllara geldiğimizde “Ergenekon ve Balyoz” gibi bir takım kumpas davaları açıldığında, başta devletimizi yöneten iktidar sahipleri olmak üzere milletimizin çoğunluğu maalesef Türk Askerinin camii bile bombalayacağı iddiasına inanmıştı.

Zamanın paralel yayın organları ve tüm yandaş medya tarafından yapılan bin bir türlü haberler sonucunda, askeriyeden bir takım zihniyetlerin temizlendiğini ve yerine manevi yönü yüksek kişilerin geldiği noktasında bir algı oluşmuştu insanlarımızda.

 

Evet, bir takım dini yönden yanlış uygulamalar olmuştu ama ben babamdan duyduğum asker hatıraları ve kendi askerlik günlerimde şahit olduğum olayları düşününce “dinsiz asker” algısına hiçbir zaman inanmamıştım. Eğirdir Komando okulundayken, ramazan ayında oruç tutan olacak mı ona göre yemek organizasyonu yapacağız dediklerini duyduğum ve kura çekeceğimiz sabah, tüm komutanlarımızla beraber dört adet kınalı koç kesip dualar edildiğine şahitlik ettiğim için böyle bir algıya kapılmam mümkün değildi.

 

Milletin temel değerlerine karşı yapılan bu yanlışlar, askeriye içinde belli makamlara gelmiş ve halktan uzak bir takım millet düşmanlarının bireysel uygulamaları olduğu ve buna ilave olarak FETÖ denilen terör yapılanmasının askeriyeye sızmasının halk tarafından haklılık bulması açısından, bizzat bu örgüt tarafından yürütülen zemin hazırlama çalışmalarının bir parçası olduğu noktasındaki düşünceler bugün itibariyle kafamda netleşmiştir.

 

Yukarıda da temas ettiğim üzere “türban” meselesine ilave olarak yaşadığımız 28 Şubat ve benzeri süreçlerde milletimizin dini konularda zaten hassas olan karnının giderek yumuşamasına, din adına girişilen her işin  millet tarafından destek bulmasına sebep olmuştur. Kimin söylediğine, ne söylediğine bakmadan doğruluğunu teyit etmeden inanan milletimiz, yıllardır oyunu bile içinde bulunduğu bu piskolojiye göre vermiştir. Bazı yapılan yanlışlıları görse bile bunlar hak yolundalar bunlara her şey mubah gibi söylemlere kadar işi vardıranlar olmuştur.

 

Yukarıda “zaten hassas” ifadesini kullanmamın sebebi, tek parti döneminde yapıldığı söylenen ve halkımızın içinde gün geçtikçe adeta efsane haline gelen bir takım dini kısıtlamaların, bu hassasiyeti daha önceden içe kapanık bir şekilde de olsa başlatmış olmasıdır.

 

Toplumun bir kara deliğe düşürüldüğü noktada “Bebek katili Apo meselesidir”.

 

Bebek katili 16 Şubat 1999’da Ecevit’in azınlık hükümetine teslim edilmiştir.

Bu süreçte kurban edilmek istenen MHP o dönemde mecliste yoktur.

Başbuğ Alparslan Türkeş’in vefatı ve yaşanan bu olay mecliste bir MHP olması gerektiği konusunda halkımızda bir duyarlılık oluşturmuş, 18 Nisan 1999 seçimlerinde MHP %18 oy ile meclise girmiştir.

25 Haziran 1999'da  bebek katili idama mahkûm edilmiştir. Karar yurtiçi yargı mekanizmalarından sırayla onanarak Yargıtaya gelmiş, en son 25 Kasım 1999’da Yargıtay tarafından da onaylanmıştır.

Sonrasında uluslararası hukuk devreye girmiş, dava Avrupa insan hakları mahkemesine taşınmıştır.

Bu süreçte DSP-MHP-ANAP partileri tarafından kurulan 57. Hükümet görev yapmaktadır. İdam cezasının uygulanması noktasında 12 Ocak 2000’de yapılan liderler zirvesinde MHP lideri Bahçeli, 7 saat süren toplantıda diğer koalisyon liderlerinin ve devletin istihbarat teşkilatlarının ikna çalışmaları sonucunda, Avrupa İnsan Hakları mahkemesi tarafından yürütülen davanın sonucunun beklenmesi koşulu ile ikna edilmiştir. Sonuç ne olursa olsun süreç tamamlandığında idam dosyasının meclise gönderilmesi noktasında mutabakat sağlanmıştır.

2005 yılında Ecevit o süreci sorduklarında Bahçeli idam istedi biz astırmadık diyerek cevap vermiştir. Sonrasında az çok hepimizin şahit olduğu süreçler yaşanmıştır. 1 Ağustos 2002 tarihine gelindiğinde AB’ye uyum yasaları kapsamında meclise gelen idam yasasının kaldırılması talebine MHP tek başına red oyu vermiş ve buna karşılık DSP, AKP, ANAP, SP, DYP, YTP birliktelik sergileyerek, idam cezasını kaldırıp, APO canisini kurtarmışlardır.

 

Şimdi 15 Temmuz akşamı ve sonrası yaşananları gördüğümüzde, Devletine ve milletine sahip çıkarak darbenin önlenmesinde büyük pay sahibi olan Milliyetçi Hareket Partisinin, yıllardır neden yukarıda bahsettiğimiz süreçle yok edilmek istendiğinin cevabı ortaya çıkmaktadır.

MHP liderini kast ederek, bu adam ehli sünnet değil, Cuma’ya bile gitmez, ifadeleri kulaktan kulağa söylenti şeklinde dolaştırılmış, evlat sahibi olmadığı için  evlat acısı nedir bilemez söylemleri ile yer yer iktidar sahipleri tarafından dahi en acımasız şekilde eleştirildiğini görüp, milletin gözünden düşmesi noktasında her türlü yolun denendiğine üzülerek şahitlik etmişizdir. Bu son eleştirinin dinde dahi yeri olmadığını bile bile yüzleri kızarmadan bunu yapmaları vicdanlarımızı kanatan ayrı bir nokta olmuştur.

 

Açılım sürecine de ayrıntıya girmeden değinecek olursak,

T.C ibaresinin, Ne mutlu Türk’üm diyene ifadesinin kaldırılması, Türk bayrağının tahrik unsuru olarak görülmesi, Nevruz adı altında bölücü propagandaya göz yumulması, askerin yine o süreçte etkisizleştirilmesi, bütün bu olanlara tek başına direnen Türk milliyetçiliğinin kandan beslendiği imaları ve ayaklar altına alınmaya çalışılması bu ihanet sürecinde aklımızda kalanlardır.

15 Temmuz’a gelinen süreçte, tüm bunların daha fazla bölünmüş milli ve manevi değerlerinden uzaklaştırılmış ve milliyetçilik damarı kesilmiş bir toplum oluşturmak noktasında yapıldığını büyük acılar yaşayarak görmüş bulunmaktayız.

 

Sonuç olarak Türk milletinin kurtuluşu ve yükselmesinin en önemli iki unsuru olan “Demokrasi ve Milliyetçilik” fikirleri olduğunun farkında olup bunları yıpratmak için senaryolar yazanlar başarısız olmuşlardır.

 

Türk Milliyetçiliğinin siyasi temsilcisi MHP’ye istedikleri gibi nüfuz edememiş olan yapılar 15 Temmuz akşamı Türk Milliyetçilerinin kalesine toslamış ve durdurulmuştur.

 

57. Hükümet koalisyon süreci ile ilgili mutlaka eleştirilecek noktalar vardır. MHP o gün koalisyonu bozup bunlar bebek katilini beslemek istiyor diyerek bir çıkış yapsa belki  ne AKP ne de paralel zihniyetler bugünleri göremeyeceklerdi. O dönemin şartlarında devletin bazı gizli bilgilere sahip olduğu konusunu düşünerek, MHP yönetiminin bu ihtimalin üzerinde hiç kafa yormadan geçtiğini düşünmüyorum.

Fakat önce ülkem ve milletim diyen Lider'in 15 Temmuz akşamı tüm algı ve operasyonları alt üst ederek sırasıyla Türk dünyasının, İslam âleminin ve sonra tüm Dünyanın kaderini, tüm tarihin akışını değiştirebilecek bir TÜRK İHTİLALİ ’nin ateşini yaktığını görebiliyorum.

Bu şans iyi değerlendirilir, örnek bir ülke olmamız sağlanırsa, milletin iradesine yönelik bu darbe girşimi milletin yaptığı karşı ihtilalle tüm mazlumlara çare olacak bir yürüyüşe dönüşebilir. Bu ihtilalin başarıya ulaşması Türk milliyetçilerinin söylediklerine daha fazla değer verilmesi ile mümkündür.

 

Bir sonraki yazıda Türk İhtilali nasıl devam etmeli değineceğiz.

 

Kalın sağlıcakla.