Edebiyat-Kültür- Sanat

Sene 1873… Aralık ayında, İstanbul’da İpekli Mehmet Tahir Efendi’ye müjdeli bir haber geldi. Tahir Efendi’nin oğlu olmuştu. Emine Şerife Hanım ona nur topu gibi bir oğlan vermişti. Mehmet Tahir Efendi, bilgili, dindar ve o dönemin medrese hocalarındandı. Normalde Arnavutluk’un İpek kazasında doğmuş olan Tahir Efendi, öğrenim için İstanbul’a gelip yerleşmişti. Yeni doğan oğluna bir söylentiye göre “Râgif” ismini vermişti. Ancak telaffuzu zor olan bu isim zamanla “Âkif” halini almıştı.

Fatih'e yakın Sarıgüzel Mahallesi'nde Türk-Müslüman orta halli ve yoksul halkımızın gelenekleri içinde yetişen Âkif ilk ve ortaöğreniminden sonra Mekteb-i Mülkiye'ye (Siyasal bilgiler) yazılmıştı. Fakat (1888) babasını kaybedince geçim sıkıntısına düştüğünden Parasız yatılı olarak Halkalıdaki Baytar (Veteriner) Yüksek Okulu'na girdi. İyi bir fen eğitimi gördü. Bu okulu 1894’te birincilikle bitirdi.

 

Âkif, ilk görevi Orman ve Ziraat Bakanlığı'nda aldı. Veterinerlik işlerini teftişi için Rumeli'yi , Anadolu'yu ve Suriye'yi dolaştı. Böylelikle Osmanlı İmparatorluğu'nu yakından tanıma fırsatı buldu.

 

1908'deki Meşrutiyetin ilanından sonra mesleğini bırakarak, kendisini edebiyata ve ilime verdi. Halkalı Ziraat Mektebi'nde ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde edebiyat okuttu. Çeşitli dergilerde (Sebil’ürreşat,Sırat-ı Müstakim) şiirler yayınlamaya başladı. 1914’te başlayan 1. Dünya Savaşı  başlarında İttihat ve Terakkî’ye bağlı Teşkilat-ı Mahsusa'nın aracılığı ile Almanlar tarafından Berlin'e davet edildi. Almanların bu davetten maksatları İngilizlerden esir alınan Müslümanlara ''iyi muamele'' yapıldığını, Âkif gibi şair ve gazetecilere göstererek İslam Dünyasının sevgisini kazanmaktı. Almanya dönüşü yine Teşkilat-ı Mahsusa tarafından ''Necit'e'' Arabistan çöllerine gönderildi.

 

Kendisine verilen bu görevleri yerine getirirken 1. Dünya Savaşı'nın en önemli savaşlarından biri, bizim topraklarımız da yapılmaktaydı. Akif yurda dönerken işittiği ''Çanakkale Zaferi''nin sevinciyle ''şehitlerimiz''e seslenen o muhteşem şiirini yazdı. Böylece Âkif, 1. Dünya Savaşı'na kılıçtan daha keskin olan kalemiyle katılmış oldu. Fakat ne yazık ki galip çıktığımız bu savaştan mağlup ilan edildik. Çünkü birlikte hareket ettiğimiz Almanlar anlaşma yolunu seçince Osmanlı'da Mondros Ateşkes Antlaşmasını (1918) imzalamak zorunda kalmıştı. Bu antlaşmanın imzalanmasının ardından galip devletler (İngilizler,Fransızlar,İtalyanlar,Yunanlılar) ve daha kimler kimler Anadolu topraklarını keyiflerince paylaşmaya ve işgal etmeye başladılar.

 

Bu sırada, yurdu sevenler, içinde bulunduğumuz kötü duruma son vermek amacıyla bir araya gelip milli mücadeleyi başlatmaya karar verdiler. Bu mücadelenin adı bir zaman sonra, tarihe altın harflerle ''Türk Kurtuluş Savaşı'' olarak yazılacaktır. 1919'un 19 Mayıs'ında Mustafa Kemal ve arkadaşları bu kutsal savaşın ilk kıvılcımlarını ateşlemek için Samsun'a doğru yola çıkarken onlar gibi düşünenler de Anadolu'ya gitmeye karar verdiler. Anadolu, asla “tek dişi kalmış canavar”lara bırakılmayacak, her cephede gerekli mücadele verilecekti. Bu mücadelenin mâbedlerdeki gür sesi Âkif oluyordu. Anadolu’yu karış karış gezen Âkif, camiilerde cemaate Sevr’in bir paçavra olduğunu, kurtuluşun milli mücadeleden geçtiğini anlatıyordu. Evet, o bir dava adamıydı. Dava sevdasını nazmında da şu mısralarla anlatıyordu:

“Hayır, hayal ile yoktur benim alışverişim,
İnan ki, her ne demişsem görüp de söylemişim.
Şudur cihanda benim en beğendiğim meslek,
Sözün odun gibi olsun, hakikat olsun tek!''

Âkif’in sözündeki hakikat, özündeki hakikatten, yani “Hakk”tan gelen bir cevherdi. Kurtuluş Savaşı bir ütopyanın sona erdirilmesi savaşıydı. Maddi sebepleri tarih kaynakları sayadursun bu savaş, hilâl-haçlı savaşıydı. Kurtuluş Savaşı, 20.yüzyılın “Ergenekon”uydu. Dört tarafı düşmanlarla çevrilmiş bir milletin esarete tahammülünün olmadığı, bir kere daha kanıtlanıyordu. Zira genlerimiz, esâreti asla kabul etmiyordu. Tarih, buna şahitti: Korkusundan Çin Seddi yaptırılan Mete, Avrupa’ya “aman” dedirten Attila, 40 çerisiyle Çin Sarayı’nı basan Kürşad, elli bin kişiyle iki yüz bin kişilik orduyu yok eden Alparslan, gemileri karadan yürüten ve çağ açıp kapatan Fatih, herkesin bitti dediği anda Türk kurtuluşunun fitilini ateşleyen ve milletinden aldığı güçle zafere erişen Mustafa Kemal Atatürk…  

Son Kurtuluş Savaşı, yaşanmışlıklarıyla, ibret alınası hikâyeleriyle destanlaşırken TBMM tarafından bir yarışma açılıyordu. Türk’ün muzaffer ruhunu yansıtan bir marş yazılacaktı. Bu marş için teklif edilen para 500 Cumhuriyet altınıydı.  O günkü milletvekili maaşları bile 8 altındı. Yarışmaya 724 tane şiir katılıyordu. Katılan şairler arasında Kemalettin Kamu gibi büyük kalemler de vardı. Farklı tartışmalar ve Meclis’teki muhtelif fikirler nedeniyle bir türlü aranan o şiir bulunamıyordu. Atatürk, Hamdullah Suphi’ye “Âkif neden şiir yazmadı?” sorusunu soruyor ve yazması için Âkif’i ikna etmesi gerektiğini belirtiyordu. Peki Atatürk neden bu şiirin Âkif tarafından yazılmasını istemişti? Tabii ki o da Âkif’in asker üzerindeki etkisini biliyor, eğer bu millete bir İstiklâl Marşı yazılacaksa bunu, en kuvvetli duygu ve sanatla Âkif’in yazabileceğini düşünüyordu. Zira “Çanakkale Şehitlerine” şiiri Atatürk’ün bu düşüncesini destekler nitelikte bir şaheserdi. Bu şiir gerçekten de cephede askerler arasında moral kaynağı olmuştu:

Şu boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi?

En kesif orduların yükleniyor dördü, beşi,

-Tepeden yol bularak geçmek için Marmara'ya

Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya

Yedi iklimi cihanın duruyor karşısında,

Ostralya'yla beraber bakıyorsun: Kanada!

(…)

Asım'ın nesli...diyordum ya...nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi nâmusunu, çiğnetmiyecek.
Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...
O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar,

(…)

Sana dar gelmiyecek makberi kimler kazsın?
'Gömelim gel seni tarihe' desem, sığmazsın.

(…)

Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
Sana âgûşunu açmış duruyor Peygamber.

 

 

Çanakkale’yi böyle mükemmel bir duyuşla yazan bir şair, İstiklâl Marşı’nı da pek tabii yazabilirdi. Taceddin Dergâhında bir nevi inzivaya çekilmiş olan Âkif, bu teklifi kabul ediyordu. Ancak şartı ödülü almamaktı. Bugün biz biliyoruz ki şayet Âkif bu para ödülünün yarısını da alsa çeyreğini de alsa yine Âkif’liğinden bir şey kaybetmezdi. Ama o, bu ödüle hiç talip olmadı. Âkif’e bu teklif sunulduğu anda onun marşı, büyük bir şevk ile “duvarlara tırnağıyla kazıyarak” yazdığını bizlere Hasan Basri naklediyordu. Bu marş “Korkma!” diye başlıyordu. Kendinden emin ve güven aşılayan bir ünlemdi bu. Âkif millete, tarihin şehadeti ışığında korkmaması gerektiğini, en imkânsız durumlarda bile zafere yakın olduğumuzu bildiriyordu. Şiir yazıldı, Meclis’te herkes şiiri dinledikten sonra ayakta alkışladı. Hatta şiirin Meclis’te tekrar tekrar okunmuş, her okunuşta ayrı bir lezzet alınmıştı. Milletin kurtuluş heyecanını diri tutacak ve yıllarca “umut”lu nesillere ilham verecek olan bu şiir, 12 Mart 1921’de “milli marş” olarak kabul ediliyordu.

Buraya kadar milli bir kurtuluşu milli bir “duyuş”a dönüştüren Âkif’in bilindik özelliklerini bir nebze de olsa hikâyeleştirmiş oldum. Bundan sonra biraz Âkif’in “samimiyet”i üzerinde durmak istiyorum. Samimiyet diyorum çünkü Mehmet Âkif demek “samimiyet” demektir. Mesele sadece İstiklâl Marşı’nı parayla yazmamış olması değildir. Zaten onun isminin başına “İstiklâl Marşı’nı satmayan adam” sıfatının getirildiğini defalarca duymuşsunuzdur. Bizler İstiklâl Marşı’nı göklere çıkarırken bu marşta neler anlatılıyor ve vermek istediği mesaj nedir, bu konu üzerinde yoğunlaşmalıyız. Amacım, burada uzun uzadıya bir tahlil yapmak değil belli dönemlerde yıpratılmaya çalışılan bu marşın ne kudretli bir “nazm-ı şerif” olduğunu anlatmaya çalışmaktır. Kendine tarihçi(!) diyen birinin şu sözleri bir dönem medyayı da meşgul etmişti: “Sen koskoca bir millete nasıl korkma dersin ?” Bu soru, devamında aşağılayıcı ifadeler de içeriyordu. İlk bakışta kafa kurcalayan bu soru aslında Mehmet Âkif’i tanımayanların düşebileceği bir gafletin göstergesidir. Âkif, dindarlığıyla ve vatan sevgisiyle her nesle anlatılabilecek büyük bir şahsiyetti. İstiklâl Marşı’ndaki “Korkma!” seslenişi de yine bu dindarlığının sonucuydu. Burada Âkif “Korkma!” derken bizlere Peygamber Efendimiz(s.a.s.)’in Mekke’den Medine’ye hicreti sırasında sığındığı Sevr Mağarası’nda vuku bulan hadiseleri hatırlatır. Malumunuz Efendimiz(s.a.s.) ve Hz. Ebubekir Sevr Mağarası’nda bulundukları sırada kâfirler bu mağaraya doğru yönelmişlerdir. Bu yöneliş Hz. Ebubekir’in korkmasına neden olmuştur. Ancak Hz. Ebubekir burada kendisine gelecek zarardan değil Kâinatın Efendisi(s.a.s.)’ne bir zarar gelmesinden korkmuştur. İşte tam bu sırada Efendimiz(s.a.s.) “Lâ tahzen! İnnallahe meana…” yani “Üzülme-Korkma! Allah bizimle beraberdir.” demiş ve bu güzel kelâm örümceklerin ağ örmesi, kuşların yuvalarını bozmaması gibi olağanüstü hadiselerle kanıtlanmıştır. İşte Âkif de aynı mistik duyuşla bir anlamda milletine “Korkma, Allah bizimle beraberdir.” kelâmını hatırlatmaktadır. Görüldüğü üzere daha ilk seslenişte ruhumuzu saran bir edaya sahiptir İstiklâl Marşı. Yine yukarıda bahsettiğimiz esareti kabul etmeme temasını en güçlü sesiyle Âkif’in bu nazm-ı şerifinde görürüz. Bu bugünün gençlerine de sesleniştir:

Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma, sakın.
Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın.
Doğacaktır sana va'dettiği günler Hak'kın...
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.

Yahyâ Kemal, “Kökü mâzîde olan âtîyiz.” der. Bu, geçmişine bağlı ve bu bağlılıkla geleceği şekillendiren bir milletiz anlamına gelir. Biz, millet olarak bu topraklarda asırlardır can vermiş, kan dökmüşüz. Yeri gelmiş Çanakkale’de olduğu gibi 16’lık delikanlılarımız vatan için can feda etmişler. O yüzden bizler aynı zamanda bir şehitler ülkesinde yaşadığımızı bilmeli, tek bir karış toprağın bile kıymetli olduğunu kavramalı, Âkif’in alttaki mısralarına kulak vermeliyiz:

Bastığın yerleri 'toprak!' diyerek geçme, tanı:
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:
Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.

Şimdi Âkif’teki mükemmel azme ve kararlılığa dikkatinizi çekmek istiyorum. Bayrak, bir milletin bağımsızlık sembolüdür. Bu sembol yere düşerse, hor görülürse, ve lakayıt tavırlarla karşılaşırsa bu, o ülkenin efrâdı için büyük bir gafletin işaretidir. Çünkü bayrak sadece bir bez parçası değil; tarihin, şanın ve şerefin vücut bulmuş hâlidir. Âkif de İstiklâl Marşı’nın son bendinde kararlı bir ifadeyle bayrağa sesleniyor:

Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl.
Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl:
Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;

Hakkıdır, Hakk'a tapan, milletimin istiklâl!

Özet olarak İstiklal Marşımız bir gerçekliğin mısralarda dile gelişini milli karakterimizi, tarihimizi , imanımızı , inancımızı , milli mücadele günlerinin heyecanını içinde taşıyan , o günleri ve o günleri yaşayanların duygularını nesilden nesile aktaracak olan bir abidedir. İşte bütün bunlardan dolayı tekrar ediyorum ki İstiklal Marşımız Türk’ün ‘’ toplu şuurunun ‘’ Akif’le dile gelmiş şeklidir. Evet İstiklal Marşımız için yukarıda açtığımız küçük parantezi burada kapatarak başka bir mevzuya değinmek istiyorum. Bizler İstiklâl Marşı’nı göklere çıkarırken Âkif’i, sanatını ve şahsiyetini bir kenara bırakmamalıyız. Marşı yazdıktan sonra Akif, 1923’te Ankara’dan İstanbul’a döner ve edebiyat çalışmalarına devam eder. Halim Paşa’nın daveti üzerine 1925’te Mısır’a gider. 10 yıla yakın bir zaman Kahire’de üniversitede Türk Edebiyatı hocalığı yapar.  1935’te hastalanır ve 1936’da vatan hasretine dayanamayarak İstanbul’a döner 27 Aralık 1936’da Allah’ın rahmetine kavuşur. Türk gençliğinin omuzları üstünde Edirnekapı Şehitliği’ne götürülen cenazesi burada defnedilir.  Törende konuşmalar yapılır, Fatihalar okunur ve İstiklal Marşı söylenir. Bu törende bizzat yer alan Dr. Fethi Tevetoğlu, o günü şöyle anlatır:

Akif’i toprağa vermeden ileride yapılacak büstü veya heykeli için yüzünün kalıbını, maketini almak isteyen Aşir Bey’le birlikte kefeni çözdük. Dudağının sağ köşesinden sızmış kanın, çenesine doğru sakalını tezyin etmiş olduğunu gördük. O anda ben de bir fikir belirdi  ve içten bir ses O’nun beytini bana, vatan kelimesi bayrakla değişmiş olarak okudu:

 

Cânı, cânânı, bütün varımı alsın da Hüdâ,
Etmesin tek bayrağımdan beni dünyada cüda.

 

Şehit Akif’i şehitler katına beyaz kefenle değil, vurgunu olduğu al sancağa sarıp yolcu etmek ve böylece O’nu bütün fanilerden ayırma… Bütün bir milletin dileği olan bu düşünce ile ebediyet yolcusunu en sevdiği bayrakla sardım, en sevdiği vatanının toprağına koyarak en sevdiklerinin katına uğurladım. Akif, üstüne bayrak sarılı gömülen tek Türk evladı idi. Onu son istirahat yerine başucundan ben, ayakucundan sınıf arkadaşım Maraşlı 182 Abdullah tutarak indirmiştik.

 

Evet, Âkif artık o çok sevdiği vatan toprağında kendine yeni bir dünyanın penceresini açarken, ismi tarihimize, edebiyatımıza, büyük İstiklâl şairi olarak geçecektir. “Allah bir daha bu millete İstiklâl Marşı yazdırmasın!” diyen Âkif’in bu duasına “Âmin!” derken bazı sorunları da dile getirmek gerekiyor. Mesela her kesimin Âkif’i kendine göre yorumlaması veya yorumlayamaması… Âkif, ne yazık ki hayatta da sanatta da doğru anlaşılamadı. Balkan Harbi’nde medeniyete tükürdüğü için “geri” adamdı; meşrutiyette sokağın hiddetini yanlış bulduğu için hürriyet düşmanıydı; Onu İstanbul’da hoca, Mısır’da Hristiyan sandılar. Gün geçti devran döndü onu yine İstiklâl Marşıyla vuranlar oldu. Unvanı “Prof” olan bir zât-ı muhterem çıktı ve bu marşta neden Türk kelimesi geçmiyor dedi. “Kahraman IRKIMA bir gül!” mısrasını görmezlikten gelircesine… Zaten Türk değil Arnavut’tu dendi. Kendini ne hissettiği ile kimse ilgilenmedi. Hatta zaman zaman Atatürk düşmanı bile yapıldı.

Âkif, kendiydi; Âkif her devrin adamı değil, her devir adamdı; Âkif imandı; Âkif şiirin şuurla buluşmasıydı; büyük bir vatanseverdi; Âkif “SAMİMİYET”ti…

Âkif’in tefekkür ufkunu ve şiir sanatını eserlerinin toplandığı “Safahat”ta görmek mümkündür. Safahat, her yaşa hitap eden, kucaklayıcı ve mükemmel bir eser. İlk emri “Oku!” olan bir dinin mensupları olarak kişileri ve olayları en iyi, okuyarak anlayabiliriz. Âkif’i de anlamak istiyorsak Safahat’ı okumalıyız.

Âkif’i yine kendi mısralarıyla özetlemek istiyor, Allah kabrini pür-nûr mekânını Cennet eylesin diyorum:

 

‘’Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem

Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem

Biri ecdadına saldırdı mı hatta boğarım…

Boğamazsın ki.

Hiç olmazsa yanımdan kovarım.

Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam

Hele Hak namına haksızlığa ölsem tapamam

Doğduğumdan beridir âşıkım istiklale,

Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lale,

Yumuşak başlı isem kim dedi uysal koyunum.

Kesilir belki, fakat çekmeğe gelmez boyunum

Kanayan bir yara gördü mü yanar ta ciğerim.

Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim.’’

''Adam aldırma da geç git!'' diyemem, aldırırım.

Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım.