Edebiyat-Kültür- Sanat
Hendek İnşaat Tadilat

 

Modern çağın terapi yöntemleri nelerdir, hiç araştırmadım. Çilesi katmerlenen insanoğlu, yeri ve zamanı geldiğinde kendini iyi tanırsa, kendi kendisini teselli edebilir inancındayım. Allah kimsenin başına büyük felaketler vermesin; ama felaketin boyutu, kişiden kişiye de değişim gösterir. Kimi yüzünde sivilce çıkınca depresyona girer, kimi dünya yansa umursamaz. Bizler, bu coğrafyanın çilekeş insanları olarak dert literatürü en gelişmiş milletlerdeniz. Nice medeniyetler doğmuş bu topraklarda… Nice şahlar hüküm sürmüş, nice savaşlar, yıkımlar, hastalıklar, sürgünler ve ölümler, beraberinde nice hikâyeleri kazımış belleğimize. İşte bu “bellek” sözcüğü, konuya giriş için oldukça uygundur. Bana birisi Türk milletinin belleği nedir diye soru sorsa, ona vereceğim cevap “türküler” olurdu. Halk kültüründe her unsurun mutlaka bir yeri ve değeri vardır. Ancak türküler kadar insanımızı etkileyen, ona ders veren, onun ruh dünyasına seslenen başka bir şey var mı bilmiyorum. Bakın, türkülere gönül vermiş TRT sanatçısı Mehmet Özbek, türküler için ne diyor:

“Türküler bir kültürün en insancıl, en öznel olan parçasıdır. Türkü zevkinden yoksun kalmak, ruh yönünden çok şeyden yoksun olmak demektir. Eğitim görmüş, meslek sahibi olmuş, itibarlı bir mevkide görev yapmakta olan birinin, soylu bir türkü zevkine sahip olmaması, eşsiz bir ruh zenginliğinden nasibini almamış olması demektir.” (Türkülerin Dili –Mehmet Özbek) Türkülerin bir öğretmen olduğunu da ekleyen Özbek, aslında bahsettiğim “bellek” konusuna da vurgu yapıyor. Yani türkülerin verdiği mesajlar açısından “öğretici” özelliğinin üzerinde duruyor. İnsanı erdemli ve akılcı kıldığını ifade ediyor.

Türk edebiyatının mihenk taşlarından Ahmet Hamdi Tanpınar da türkülere hayran gönüllerdendir. Onun lisanınca da türküler, daima aslî kalan yanımızı ifade eder. Bu ne demek? Yani Türksen, türkü dinlemeden edemezsin. Aşkına, sevgine, özlemine, hayranlığına, çilene, şikâyetine ifade vasıtası arıyorsan, yegane başvuru kaynağın türkülerdir. Zaten türkü sözcüğü, mana olarak da “Türk’e ait” demektir. Nasıl şarkı sözcüğü “doğuya ait” demekse…

Gelelim bir şairin itirafına… Bedri Rahmi Eyüboğlu ismini duymayanınız yoktur. Modern edebiyatın büyük şairlerinden birisidir. Ancak onu şairliğinden utandıran sizce nedir? Okuyalım:

 

"(…) Yerliyim yerli olmasına ilmik ilmik, damar damar

Yerliyim.

Bir dilim Trabzon peyniri

Bir avuç tiftik

Bir çimdik çavdar

Bir tutam şile bezi gibi

Dişimden tırnağıma kadar

Ressamım.

Yurdumun taşından toprağından şurup gelir nakışlarım

Taşıma toprağıma toz konduranın

Alnını karışlarım

Şairim şair olmasına

Canım kurban şiirin gerçeğine hasına

İçerisine insan kokusu sinmiş mısralara vurgunum

Bıçak gibi kemiğe dayansın yeter

Eğri büğrü , kör topal kabulum

Şairim zifiri karanlıkta gelse şiirin hası

Ayak seslerinden tanırım

Ne zaman bir köy türküsü duysam

Şairliğimden utanırım (…)"

 

Sanat erbabı üç isim, türkülerin büyüleyici özelliklerinde hemfikir. Şimdi diyeceksiniz ki bunca yoğun bir gündemde bula bula türküleri mi buldun? Mesele tam da bu işte… Sizi yoran, size sıkıntı veren, boğan, nefesinizi kesen ne varsa terapistiniz hazır: Türküler… Her biri ayrı hikâyesi, ezgisi ve sözüyle sizlerin emrinde…

Mesela insan ruhu, güzelliklerle yücelir. Bu yüceliğin en kutsî yolu aşktır. Bir aşkın Erzurumlu Emrah’ta dile gelirken ne kadar naif olduğuna dikkat edin lütfen:

“Salındı bahçeye girdi

Çiçekler selama durdu

Mor menekşe boyun eğdi

Gül kızardı hicabından”

Şimdi bu türküyü dinleyip de bir kıza âşık olan bir genç ile “Bir güzellik yapsana, gece benle kalsana/Kitabına uydur gel, uysa da uymasa da/Çekeceğin var elimden, alacaklıyım teninden /Ne dediğimi anladın sen, acil durum uyansana!” şarkısını dinleyen gencin aşk anlayışı bir olur mu? Zaten son yıllardaki sapkınlıkların üzerinde bu tarz parçaların etkisinin olduğu kesin…

Sevgilinin o mahrem güzelliği, âşığı deli etse de âşık ahlâkını bozmaz. Mesela İzzetî tarafında yazılan şu mısralar da aynı telden anlatır sevgiliyi:

“Bulamadım bir çift sözü

Ay mıydı gün müydü yüzü

Sandım ki zühre yıldızı

Şavkı beni yaktı geçti”

Bir hayranlığa ancak bu kadar hayran kalınabilir. Sözlerdeki ince manalara, terbiyeye, benzetmelere ve uyuma bakın!..

Mesela oturduğu koltuklar, edindiği mal ve mülkle insan olmanın sırrına eremeyen, karşısındakileri ezmeyi marifet sayan nice zevat vardır çevrenizde. Onu gördükçe “Ben böyle olmamalıyım!” diyen bir Teslim Abdal türküsü de sizi kendinize getirebilir:

 

“Gel ha gönül havalanma

Engin ol gönül engin ol

Dünya malına güvenme

Engin ol gönül engin ol

 

Şu dünyanın hali böyle

Yalan yahşi geçer şöyle

Söyledikçe engin söyle

Engin ol gönül engin ol”

 

Her türkü, yaşanmış bir hikâyenin ürünüdür. Dinleyen her insan kendine uyarlasa da, sözler merak uyandırır. Mesela Pir Sultan Abdal’ın “Şah’a Gidelim” türküsünü bilmeyen yoktur. Rivayet odur ki Hızır Paşa, Pir Sultan Abdal’ın dergâhında eğitim almış, daha sonra Osmanlı idaresince Sivas’a vali olarak tayin edilmiştir. Alevi-Sünni çatışmalarının olduğu bir dönemde Şah(Hz. Ali) sözünü çok kullanması ve Alevileri örgütlemesi suçlamasıyla zindana atılmıştır. Onu yargılayan Hızır Paşa, “İçinde Şah geçmeyen şiirler” okuması gerektiğini şart koşsa da arkasından söylenen şiir, Pir Sultan Abdal’ın idamına sebep olmuştur. Bu olay bir şiire, bir şiir bir türküye bir türkü de bir “duruş”a delâlettir:

 

“Alınmış abdestim aldırırlarsa

Kılınmış namazım kıldırırlarsa

Sizde Şah diyeni öldürürlerse

Ben de bu yayladan Şah'a giderim”

 

Sözü çok uzattığımın farkındayım. Ama aklımda nice türküler geçiyor, bir bilseniz, “az bile yazdın” dersiniz. Netîce-i kelâm, bre ağalar, bre beyler! Çok küçük yaşlardan itibaren çocuklarınızın ruhlarını türkülerle besleyin. Çünkü türküler, bizi bize anlatan, özümüzü açığa çıkaran, nice hikâyelerde filizlenmiş, nice sözlerle bezenmiş mucizevî ezgilerimizdir. Ne demiş şair?

 

"Davul olur, zurna olur, tar olur.

Yağmur olur, dolu olur, kar olur.

Dert çeken oldukça türkü var olur.

Türküler susmaz gardaş, türküler susmaz..."

 

Türküleriniz susmasın!..