Edebiyat-Kültür- Sanat

15 Temmuz 2016… Kutsal bildiklerimizin, “peygamber ocağı” diye adlandırdıklarımızın silahlarını bizlere doğrulttuğu o mahşer günü… Hani, tarih kitaplarını açar ve “Bu da mı olmuş?” der şaşırırsınız ya, işte aynı şaşkınlığın ete kemiğe bürünmüş hâli, günlerce uyutmadı bu necip milleti. Bir destana dönüştü 24 saat bile sürmeyen o imanlı direniş. Öyle ya her daim tarih sayfalarında anlatılan ve yeni nesil gururlansın diye öne çıkarılan tarih kahramanları, bir bir sokaklara dökülmüştü sanki. Sanki o gün emperyalizme uşaklık eden üniformalı özgürlük yamyamları, karşılarında bir Sütçü İmam’ın, bir Antepli Şahin Bey’in ve bir Nene Hatun’un binler haline gelmiş ordularıyla karşılaşmışlardı. Yüce dinimiz İslâm’ı kirleten ve onu, İslâm sancağı için yanan güzel ülkemin insanlarına silah gibi yönelten bu imandan sıyrılmış ruh, bilmiyordu ki “Ya istiklâl ya ölüm!” sözü sadece bir söz değil aynı zamanda bu milletin “öz”ünü oluşturuyordu. O gün, ülke, millet, bayrak, özgürlük, bağımsızlık gibi kutsal değerlere saldıran kanı bozuklar,  içlerinden “Yine olmadı!” dedi.

Osmanlı’nın kalbini söküp onu “hasta adam” edeceklerdi, Çanakkale’den dünyanın kalbine gidecek İstanbul’u alacaklardı, Anadolu’yu silahsızlandıracak, Doğu’ya Ermeni’yi, Batı’ya Yunan’ı, Güney’e Fransız’ı yerleştireceklerdi. Kuzeyde bir Pontus Rum kuracaklardı. O günlerde milli direnişle nasıl karşılaştılarsa, nasıl 20. asrın başında Mustafa Kemal ve arkadaşları kutsal bir kurtuluşun mimarları oldularsa bugün de onların torunları asla unutulmayacak bir mücadelenin kahramanı olmuşlardı. Bin bir dalavereyle belli mevkilere gelen nesebi gayrı sahih insancıklar kutsal ordumuzun namlusunu bizlere çevirirlerken istiklâl ruhunu kaybetmemiş millet çıkacaktı karşılarına. Yıllardır bu milletin kanını emen bu mahlûklar nereye çöreklenmemişlerdi ki!  Kamu kurum ve kuruluşları âdeta sistemli bir işgalle karşı karşıya bırakılmış, Haclı zihniyeti, bizi “İslâm” adı altında sömürerek ilerlemiş ve noktayı da 15 Temmuz’da bırakmak istemişlerdi. Yapamadılar. Ordu’yu çökerttik dedikleri anda vatansever subayların direnişleriyle karşı karşıya kalmışlardı. Bu insanlık dışı kalkışmaya “herkes susacak” zannetmişlerdi. Komutanından “ucunda şehadet” var diye vur emri alan ve tereddütsüz emri yerine getiren Ömer Halisdemir’i hayallerine sığdıramamışlardı. Tankın önüne yatacak kadar ülke sevdalısı olan bir milletin farkına varamamış, bu ülkede mevzubahis vatan olduğunda milli bilincin nasıl uyanacağını tahmin dahi edememişlerdi. Resmen devlet-millet bir olmuş, yeni bir kurtuluş ruhu çıkmıştı ortaya. Bu necip millet, Âkif’in;

Tükürün milleti alçakça vuran darbelere! 

Tükürün onlara alkış dağıtan kahbelere!

diye haykırışıyla uyanmışçasına mükemmel bir Türklük şuuru ve iman gücüyle işgal hareketini durdurdu. Hak yolda birçok şehidimiz oldu. Onlara nice dualar etsek ve nice şükranlar sunsak azdır. Mekânları Cennet olsun. Geride kalanlarına Allah sabırlar versin.

Meşhur bir Türk atasözünde, “Bozkurt kışı geçirir ama yediği ayazı unutmaz.” diyor. Yine Ahmed Arif bir şiirinde,  

Bunlar,

Engerekler ve çıyanlardır,

Bunlar,

Aşımıza, ekmeğimize

Göz koyanlardır,

Tanı bunları,

Tanı da büyü...

 

diyor. İşte bu atasözü ve bu şiir bizlere büyük birer nasihattirler. Yediğimiz ayazı unutmayacağız. Yılanı çıyanı tanıyarak büyüyeceğiz. Âlimden zalimi ayıracağız. Bunun için de başta tarihimiz olmak üzere vatanımızı ilgilendiren her konuda donanımlı olacağız. En büyük sermayenin özgürlük en değerli şeyin millî ve mânevî şuur olduğunun farkına varacağız. Hâsılı toprağın altındakilerden devraldığımız ay-yıldızlı bayrağı yere düşürmeyecek, kirletmeyecek, göklerden indirmeyeceğiz.