Edebiyat-Kültür- Sanat

 

On bir ayın sultanı, sabrımızı sınayarak, fakirin hâlini anlatarak ve mahşerin susuz-aşsız tasvirini yeryüzünde insanoğluna haber vererek, bin bir bereketiyle sona erdi. Hem maddi hem de manevî kültürün bu kadar dirildiği, bu kadar benimsendiği ve kenetlenmenin zirve yaptığı başka bir ay yoktur.

 Ramazan, dinî tarafının yanında, ülkemin her karışında, farklı bir coşku ve heyecanla geleneksel amacını da tamamladı. Ramazan davulcuları, “Ben davulla kalkmıyorum ki!” diyenlere inat farklı ezgilerle süsledi sokakları. Meydanlar bir an olsun gözlerini ekranlardan(tv-telefon-bilgisayar) ayıramayan çocukların iftarlarda gülücük ve coşkularıyla doldu. Sofralar, davet edilenler arttıkça bereketlendi. Karagöz-Hacivat ve Orta Oyunu gibi geleneksel tiyatro türleri, nadir de olsa yapılan organizasyonlarla çocukları hayal daraltan çizgi film dünyasından alıp gerçek dünya komedisine sürükledi. Teravih namazlarında camiler doldu taştı. Oruç yaza gelince, ister istemez nefisler zorlandı. 12 saate kadar tutulan oruçlar, “Mübarek 11 aylar gelseydi!” esprilerini beraberinde getirdi. Ne olursa olsun kutsal bir ayı, sevgi ve hoşgörüyle uğurladık.

Bugün Ramazan Bayramı… Ramazan Bayramı’nın başka bir adı yoktur. Şimdi diyeceksiniz ki “Şeker Bayramı” ne oluyor? Söyleyeyim, bayramı metalaştırmak-maddeleştirmek oluyor. Bayram, manevî bir şeydir. Hiç kusura bakılmasın, bayram sözcüğünün yanına “şeker” sözcüğünü koyunca hiç şeker olmamış.  Mümkünse bunu çocuklarımıza da aşılamayalım. Çünkü Ramazan Bayramı’nı şeker bayramı diye öğrenen çocuk yarın bir gün TDK’nin başına falan gelir ve Kurban Bayramı’na “et bayramı” deyiverir, biteriz maazallah.

Mâlum, “Nerede o eski bayramlar!” sözü klâsiktir. Bu, biraz da bayramın çocuklukta verdiği coşkuyla alakalı olsa gerek. Evet, ne olursa olsun, çocukken geçen bayramların tadı bambaşka oluyordu. Bayramlıklar gece başucundayken uyumak ve onun heyecanını yaşamak, öpülen ellerle harçlıklar toplamak, bolca şeker ve tatlı tüketmek, akraba-mahalle çocuklarıyla akşamlara kadar oyunlar oynamak… Bunları söylemek bile insana “Nerede o eski bayramlar!” dedirtiyor. Ancak büyüklerin bayramını bayram yapan da hiç kuşkusuz büyüklenmemeleri olacaktır. Bayramlar, engin gönüllü olmanın, tevâzunun, ahde vefanın ve birlikteliğin zirve yaptığı ortamlarda bayramlaşır. Allah bizleri, bu mübarek ayların ve bayramların kıymetini bilenlerden eylesin!

Gelgelelim edebiyata… “Âfâk bütün hande, cihan başka cihandır; 
Bayram ne kadar hoş, ne şetâretli zamandır!” diyordu Mehmet Akif Ersoy Bayram şiirinde.  Türk edebiyatı, böyle, şaheser niteliğinde bayram şiirleriyle doludur. Bunlardan ilk akla gelen, hiç kuşkusuz Yahya Kemal Beyatlı’nın kaleme aldığı Süleymaniye’de Bir Bayram Sabahı adlı şiiridir. Ancak ben bugün hüzünlü bir bayram tasviri yapan şiiri hatırlatmak istiyorum. Merhum Abdurrahim Karakoç’ın Bayramlar Bayram Ola adlı şiiri… Bu şiir, bizlere bir nebze de olsa yokluğun pençesine düşenlerin halini hatırlatacaktır. Bu açıdan inşallah yardımseverliğimize ve şükrümüze de vesile olur! Hayırlı bayramlar!..

 

BAYRAMLAR BAYRAM OLA!

Güneş yükselmeden kuşluk yerine 
Bir adam camiden döndü evine 
Oturdu sessizce yer minderine 

Kızı “Bayram” dedi, yalın ayaklı 
Adam “Bayram” dedi, tam ağlamaklı… 

Eli öpüldükçe içi burkuldu 
Konuşmak istedi, dili tutuldu 
Güç belâ ağzından bir “off! ” kurtuldu 

Oğlu “Bayram” dedi, sırtı yamalı 
Adam “he ya” dedi, gözü kapalı…

Düşündü kış yakın, evde odun yok 
Tenekede yağ yok, çuvalda un yok 
Yok yoka karışmış; tuz yok, sabun yok 

Avrat “Bayram” dedi, eğdi başını 
Adam “evet” dedi, sıktı dişini…

Çalışsa ne iş var, ne cepte para 
Dağ oldu içinde büyüyen yara 
Dikti gözlerini karşı duvara… 

Takvim “Bayram” dedi, silindi yazı 
Adam “öyle” dedi, bağrında sızı…

Döndürse yönünü herhangi dosta 
Yaralı, gariban, dul, yetim, hasta 
Aylar, yıllar, günler erirken yasta 

Yer-gök “Bayram” dedi, ağzını açtı 
Adam “Bayram” dedi, evinden kaçtı…