Vatan, Millet, Sakarya, Hendek

Az önce fabrikada imalat nasıl gidiyor diye ofisten dışarıya adım attığımda, civar köylerin minarelerinden yükselen selaların, bulunduğumuz organize sanayi bölgesini bir matem örtüsü ile kapladığını gördüm.

Örtünün hemen üzerinde birbirini takip eden parçalı bulutlar, sanki dün haberini aldığımız İdlib şehitlerimizin fotoğraflarını taşıyorlardı.

Kimisi yeni evlendiği eşine sarılıyor, kimisi çocuğuyla gülümsüyordu.

Bazıları komando yazılı bandanalarını takmış sarp kayalıklar önünde gururla poz veriyor, bazıları ise belki bir daha hiç giyemeyecekleri tören kıyafetleriyle hatıra fotoğrafı çektiriyordu.

Birinin kucağında nöbet arkadaşı kedisi vardı…

Suriye’de intikal halindeyken, ansızın gerçekleşen bir patlama ile irtibatımız kesilivermişti kendileriyle.

Ya da biz dengeyi kaçırıp dünya işlerine çok daldığımızdan, onların yüce Allah’ın bahsettiği üzere diri olduklarını, hatta muhtemelen intikali çoktan tamamlayıp, görev yerlerine vardıklarını anlayamamıştık.

Bu görev nedir?

Yeri neresidir?

Diye sorsa acılı bir yürek…

Görev emri verenlerin dahi zihni yorulurdu, bir takım gerekçe ve belgeleri ortaya koyup yaşananları izah etmeye…

Gerçi acılı yürekler sormaz…

Onlar, eşsiz bir acının zirvesinde “Vatan sağ olsun!” diyen, isimsiz kahramanlardır.

Acılı ailelere Allah’tan sabır dilerken, olur olmaz yere soru soranlara bir cevap verelim.

Tarihin hangi dönemini incelerseniz inceleyin, Türk milletinin yeryüzünde bir sorumluluk bilinci ile hareket ettiğini, açık şekilde tespit edebilirsiniz.

Bazen bir taşın üzerinde yazılıdır bu, bazen bin yıldır geçerli olan bir siyasetnamede…

Türk milletine mensup olan her şahsiyetli kişinin şartlar ne olursa olsun göstermiş olduğu doğruluk mücadelesi; bir oba, bir il, bir yurt halinde ortaya koyulduğunda, hiç kimsenin karşısında duramayacağı bir güce kavuşmuştur tarih cetveli içinde.

Ötüken’den çıkan korkusuz yürekler, Allah’ın son buyruğu ile karşılaşıp hemhal olduklarında ise, bu dünyaya sığmayan bir vücuda erişip, ahirete göç etme yarışı içine girmişlerdir.

İşte o son buyrukta geçen şu ifadeler, her ne durumda olursak olalım vazifemizi net bir şekilde ortaya koymaktadır:

(Ey mü’minler!) Size hoş gelmese de, (gerektiğinde zulüm ve saldırıyı önlemek için meşru ölçüler içinde)savaşmak artık size yazıldı (farz kılındı). Olur ki (bazen) hoşunuza gitmeyen bir şey sizin için hayırlı olur ve hoşunuza giden bir şey de sizin için şer olur. (Hayırlı ve doğru olanı) Allah bilir, siz bilemezsiniz. (Bakara 216)

Hem size ne oluyor ki, Allah yolunda: “Ey Rabbimiz! bizleri bu halkı zâlim olan memleketten çıkar, tarafından bizi iyi idare edecek bir sahip ve bize katından bir kurtarıcı gönder” diye yalvarıp duran zayıf ve zavallı erkekler, kadınlar ve çocukların kurtarılması uğrunda savaşa çıkmıyorsunuz? (Nisa 75)

Bu ayetler ışığında Türk askerinin verdiği mücadeleyi okursak. Görev nedir sorusuna: Zalimlere karşı mücadele.

Yeri neresidir sorusuna ise: Zulme uğrayanların bulunduğu her yer olarak cevap verebiliriz bütün kalbimizle.

Öyleyse bugün, bir litre petrol veya bir kaç gram altın için dünyanın her yerini kana boğan sömürücü zihniyetlerin, her yeri tarumar edip kapımıza kadar dayandığı bir durumda, ABD ne der, Rusya ne tavır alır demeden…

 “(Ey mü’minler!) Gevşemeyin ve üzülmeyin. Eğer (gerçekten) mü’min iseniz (düşmanlarınızdan) çok üstünsünüzdür” ayetinin verdiği umutla, dosdoğru olmaya gayret edip, her zamankinden daha çok çalışmalıyız.

Allah milletimizin yardımcısı olsun.