nurankaplan922 @ gmail.com
MUSTAFA-ÇİÇEK

Ortalamasının üçte birinde karar verdim ömrümün, aynı şeyi görmek aynısını anlamak ile bir tutarlılık içinde değildi bu yüzden zıtları ile anlam bulan kelimeler yerleşti dilime. Tersinden anlamak işi tersinden yaşamaya döndü,  yaşım başımı aşamamış iken üstelik  ellerim titreme işini ömrümün son demine bırakmamış iken. Bu çağda yaşamaktan daha kötüsü gelemezken başıma ..

Yangının bizzat ateş olduğunu sanıyorken başladım anormal doğrular listesi çıkarmaya. Mutluluğu gülmek ile denklediğimde mutsuzluğun umuda dönüşümünü izledim mesela. Türkü söyleyebilmenin ses ile alakası olmadığını içinde gönülden bir bağ barındırmayan hiçbir sesin bağlamaya yakışmadığını, ışık kaynağı saydıklarımızın karanlığa çözüm olmadığını zira karanlık denilenin yüreğin kara deliği olduğunu, sevgi barındıran bir kalbin diline dökülen kelimeleri olmayabileceğini bu görevi gözlerin de üstlenebileceğini, vicdanın canlı cansız ayrımı yapmadığını, merhamet dediğinin cansıza da aynı mesafede durduğunu, bu yanılgının ifade edenlerin ayrımı olduğunu, soruların cevaplar olmaksızın da ise yaradığını bilmemenin bilmekten daha geliştirici olduğunu, doğru ve yanlış arasında taraf tutmak için temel belirleyicilerin taraflı belirlendiğini, her ayrımın belki de bu noktadan hastalığa dönüştüğünü, sebepsiz çıktığımız o yolculukların bizi bir milim uzaklaştırmadığını, kalmak ile gitmek arası bu fikirsel sürgüne bir ömür hapsolunduğunu, şehirlerin canlı olanlardan daha güvenilir tanıklar olduğunu, acıdan yerleşkeler barındıran gözlerin birbiri ile göz göze gelemediğini belki bundan göz ucuma dokunmayan uzakları seyrettiğimi, kırmızı ‘dan kan ile aynı renk diye gerekli yere hoşlanmadığımı, saatlerin yer zaman ve insana göre uzayıp kısalma özgürlüğünden ziyan edildiğimi anladım.

 

Düşünce molaları vermek mümkün olsaydı asli görevini kötüye kullanan aklımın, aklına uyup düşmezdim belki cümlelerden bu çöllere. İnsanları sevmenin acılara örtü olduğunu bilip bir kumaş dükkanı açardım kim bilir. Doğrunun yanlış yapmamak ile aynı şey olmadığını anlatırdım karşıma çıkana. Fikirlerimi görünür kılamayıp görünen özgürlüklere adamazdım altın çağını tarihin. Gökten yağan ne varsa pay edelim aramızda der, kendime kendimde yer bırakacak kadar pay alırdım sadece. Beynimde dinmeyen bu gürültüyü sonsuza dek susma niyetinden idama çarpardım. Kuş yuvalarını barındırmayan çatıların altında korunamazsın yağmurdan derdim. Mutlu olmak için savaşırsan, eldeki mühimmat ile yenilgiye uğrarsın, yaşamın gayesi bu histen çok daha ötedir derdim. Kafamın içini birine veyahut bir yere dökebilsem isimsiz mezarları sulamak isterdim.

 

Bugün bir kaç paragrafa sığdırmak zorunda kalmasam tek bir fikri, boyası dökülmüş bir sandalye ile oturmazdık karşılıklı, manzaradan saymazdım çıplak dağları kirli bir denizi. Ruhumu bedenimde toplayabilirdim varlığımdan haberdar etsem tozunu tarihin. Yağmur suları kirletmese pencereleri bu kadar sisli görünmezdi yaşamak gözüme. Bileğimdeki sızı artmazdı yazmaktan. Yeni şarkılar dinlerdim eskileri ile kapatsak aramızdaki davaları. Ve ömrümce meyve ağaçları dikerdim bahçesine bir evin, düşüncelerim sokakta kalmasa böyle...