Edebiyat-Kültür- Sanat

Söz gümüşse sükût altındır derler. Ancak öyle sözler vardır ki insanı sükûta sürükler. Sözü duyduğunuz an öz benliğinizde sorgulamalara başlarsınız. Marifet, hep söyleneni söylemekte değil, bilineni etkili söylemektedir. Günümüz teknoloji çağı diye adlandırılıyor. Sosyal ağlar, kopyala yapıştır mantığında –söyleyeni pek önemli olmayan- sözlerle dolu. Olduğu gibi görünmeyen ya da göründüğü gibi olmayanlar familyasında çırpınış halindeyiz. Kolayadır çünkü meylimiz. Söz çok rahat kopyalanır. Resim güzelce kaydedilir ve paylaşılır. Sonra bakılır acaba kimler beğendi… Söyleyen mühim mi? Pek önemsendiği kanaatinde değilim. Ha unutmadan yeni türemiş bir sloganımız var: “Şiir sokakta…” Kusura bakmayın, şiirin sokakta işi yok. Kimse sokakta gezerken dolaşırken birbirine şiirler okumuyor ve dahi duvarlara yazılan “asi” mısralarla kimse şair sevdalısı da olmuyor. Bu, popüler bir yanılsama…

Söze gelelim. Yine popüler ütopyamızdan(!) başlayalım. Osmanlı, konuşulanları bile hiyerarşiye ayırmış bir medeniyetti. Sıralama en basit mantıkla lâf-söz-kelâm diye değerlendiriliyordu. Kelâm, hoş söz, hoş sohbet ve belki de şiir yahut dinî muhabbetleri temsil ediyordu. Söz, dünyaya dair basit konuşmalardı. Sözgelimi bugün “Enflasyon da baya yükseldi!” diye bir cümle kurdunuz. Bu, sözü temsil eden bir cümleydi. Biz ise bugün birçok şeyi “söz” diye niteliyoruz. Mesela “Şair ne söz demiş!” diyerek aslında şiirin de değerini düşürüyoruz. Ama tabi dil, değişen ve gelişen bir varlık. Anlamsal değişmeler pek de garip görünmemeli. Lâf ise, küfürden de aşağılık konuşmaları anlatıyordu. Hatta bununla ilgili ikilemeler kuruluyordu, lâf ü güzâf gibi. Boş lakırdı, küfre yaklaşan söz demekti. Hâlâ bu “lâf” sözcüğünün kötü bir manaya geldiğini konuşmalarımızda görmekteyiz. “Seninki de lâf…” diyerek karşımızdakini küçümsediğinizi hatırlayabilirsiniz. Hatta dedikodu yapanlara “lafçı” denmesi de bu kötü mananın bir ürünü.

Buradan nereye varmak istiyorum? Aslında basit. Kimi kelâm eder ki konuştukça gönülleri şenlendirir. Kimi söz eder kelâm ettim sanır. Kimi de lâf dehlizinden yukarıya bir türlü çıkamaz. Biz biliyor ve iman ediyoruz ki en büyük kelâm Allah kelâmıdır. Onun “eşref-i mahlûkat (yaradılmışların en şereflisi)” diye nitelendirdiği bizlere de sözün altına inmemek düşer. Kısacası gönüllere seslenmek gerekiyor, kulaklara değil. Gelin “sosyal medya sığlığının” dışına çıkıp edebî ve ebedî kelâmlar üzerinde biraz duralım. Söyleyenleri de yâd etmiş olalım.

Güzel bir dörtlükle başlayalım:

Bir kez gönül yıktın ise 
Bu kıldığın namaz değil 
Yetmiş iki millet dahi 
Elin yüzün yumaz değil 

Aaa ben bunu biliyorum mu dediniz? Biliyorsunuz. Hatta sosyal ağlarınızda güncel paylaşımlara bakın. Büyük bir ihtimal birileri bu klâsik dörtlüğü paylaşmışlardır. Yazan kim? Kim olacak canım Yunus Emre tabii ki… Yunus Emre kim? Kim olacak canım, ilahileri var onun. Bu kadar… Yunus Emre, Türk-İslâm kültürünün üzerinde en çok konuşulması, durulması ve öğretilmesi gereken bilgelerinden biri. Baştan aşağı tevazuyla donanmış bir gönül insanı. Yetiştiği Tabduk Emre’nin dergâhına eğri odun bile sokmayı kendine yedirememiş bir ince fikir deryası. İnce fikir deyip geçmeyelim. Eskiler kemâlat teferruatta gizlidir diye boşuna dememişler. Şiirin de şuurun da birleştiği noktadır Yunus. Anadolu kültürüyle yoğrulmuş, bize, bizi “bizce” anlatmış büyük bir dehadır. Zira ona Türkçenin Cebrail’i yakıştırmasının yapılması boşuna değildir. Özellikle Moğol baskınının ülkeyi ateşlerde bıraktığı asırlarda bıkmadan, usanmadan tam bir derviş azmiyle İslâm aşkını gönüllere aşılayan isimdir. Biz ona bu yüzden “Bizim Yunus” diyoruz. Anadolu’da doğmak, Anadolu gibi yaşamak, Anadolu’yu tasavvufî bir edayla İslamlaştırmak ve bunların hepsini savaşların ortasında yapmak… İşte Yunus bu sebeplerden büyük bir isim. Cennet-cehennem derdiyle değil Allah aşkıyla yoğrulan ve bunu “Bana seni gerek seni” mısralarıyla anlatan bir samimiyet elçisi. Yukarıdaki dörtlük çok derin manalar barındırıyor. Yunus bize namaz kılmayın demiyor. “Namaz kılmış olmak için” namaz kılmayın diyor. Gönle vurgu yapıyor. Biz maddî dünyada cebelleşirken o bizlere her gönülde bakî kalması gereken sevgiyi işaret ediyor.  Bunu sadece dini anlamda da düşünmeyin. Yunus bizlere yapıyor gibi olmak ile severek yapmak arasındaki farkı anlatıyor. Yetmiş iki milletin de elini yüzünü yuduğunu, abdest alıp namaz kıldım beni yerim garantidir demenin faydacı bir düşünceye sevk ettiğini belirtiyor. Asırlara damga vurmuş olan Yunus, gönül insanı olmayı, gönül yıkmanın ise getirdiği büyük sorumluluğu üzerimiz yüklüyor. Tabi anlayana…

Günümüze gelin, Merhum Neşet Ertaş’a bakın!

Gel sevelim sevileni seveni

Sevgisiz gönüller gülmüyor canım

Nice gördüm dizlerini döveni

Giden ömür geri gelmiyor canım

 

Sizce de aynı telden seslenmiyor mu? Ve yine bir soru sorayım, sizce de her ikisinin de birleştikleri nokta “tevazu” değil mi? Asırlar önce Anadolu’yu karış karış dolaşan bir derviş de gönle vurgu yapıyor; çağımızda yaşayan bir ozan da. Yunus yokluklarla geçirmişti hayatını ve gösterişten uzaktı. Neşet Ertaş da hep halkın içinde “Garip” bir abdal olarak efsaneleşmişti. Buradan şu ortak noktaya varıyoruz. Ne kadar tanınırsanız tanının, ne kadar sevilirseniz sevilin, mesele gönüllere hitap edip, tevazu ile yoğrulmakta ve böbürlenmeyi kenara bırakmaktadır.

Gelin tekrar geriye gidip Hoca Nasrettin’e bakalım. Hepimizi eşeğe ters binmesiyle, gölü mayalamasıyla, kazanı doğurtmasıyla güldüren ve düşündüren Hoca Nasrettin, Türk tasavvufunun öğretilerini mizahla buluşturan bir bilge. Açık sözlülüğü ve sivri zekâsı herkesçe kabul görmüş, devrin sultanlarını bile maymuna çevirmiş alışılmadık bir hoca. Böbürlenme üzerine şu fıkrasını duymuşsunuzdur

 Gösterişli bir adam Nasreddin Hoca’ya sormuş: “Kimsin?”
“Hiç” demiş Hoca, “Hiç kimseyim.”

Dudak bükülüp önemsenmediğini görünce, sormuş Hoca: “Sen kimsin?”
“Mutasarrıf”ım demiş adam kabara kabara.
“Sonra ne olacaksın?” diye sormuş Nasreddin Hoca.
“Herhalde vali olurum” diye cevaplamış adam...
“Daha sonra?..” diye üstelemiş Hoca.
“Vezir” demiş adam.
“Daha daha sonra ne olacaksın?”
“Bir ihtimal sadrazam olabilirim.”
“Peki ondan sonra?”
Artık makam kalmadığı için adam boynunu büküp “Hiiiç.” demiş.
“Daha niye kabarıyorsun be adam!” demiş Hoca.

Ben şimdiden, senin yıllar sonra gelebileceğin makamdayım.”

 

“Hiç”lik bir haddini bilmedir. Her şey olabilir, her makama layık görülebiliriz. Ama insanlığımızı kaybettik mi, gönül yıktık mı, “ben bilirim”ci olduk mu, işte o zaman orada burada zamanı aşan sözleri paylaşarak ne olduğumuz gibi görünürüz ne de göründüğümüz gibi oluruz. Zira Mevlânâ’ya sorulan “Ne bilirsin?” sorusuna karşılık “Haddimi bilirim.” cevabı da bu “Hiç”lik makamının en güzel örneklerindendir. Makam ve mevki geçici, kalıcı olan gönül insanı olabilmek… Şayet siz, gücünüzü azarlayarak gösterecek, egonuzu tatmin etmek için gönüller yıkacaksanız, yazık olsun sizin makamınıza da mevkiinize de… Hasılı anlayana sivri sinek saz; anlamayana davul zurna az…

Anlayana Sivri Sinek Saz…

Söz gümüşse sükût altındır derler. Ancak öyle sözler vardır ki insanı sükûta sürükler. Sözü duyduğunuz an öz benliğinizde sorgulamalara başlarsınız. Marifet, hep söyleneni söylemekte değil, bilineni etkili söylemektedir. Günümüz teknoloji çağı diye adlandırılıyor. Sosyal ağlar, kopyala yapıştır mantığında –söyleyeni pek önemli olmayan- sözlerle dolu. Olduğu gibi görünmeyen ya da göründüğü gibi olmayanlar familyasında çırpınış halindeyiz. Kolayadır çünkü meylimiz. Söz çok rahat kopyalanır. Resim güzelce kaydedilir ve paylaşılır. Sonra bakılır acaba kimler beğendi… Söyleyen mühim mi? Pek önemsendiği kanaatinde değilim. Ha unutmadan yeni türemiş bir sloganımız var: “Şiir sokakta…” Kusura bakmayın, şiirin sokakta işi yok. Kimse sokakta gezerken dolaşırken birbirine şiirler okumuyor ve dahi duvarlara yazılan “asi” mısralarla kimse şair sevdalısı da olmuyor. Bu, popüler bir yanılsama…

Söze gelelim. Yine popüler ütopyamızdan(!) başlayalım. Osmanlı, konuşulanları bile hiyerarşiye ayırmış bir medeniyetti. Sıralama en basit mantıkla lâf-söz-kelâm diye değerlendiriliyordu. Kelâm, hoş söz, hoş sohbet ve belki de şiir yahut dinî muhabbetleri temsil ediyordu. Söz, dünyaya dair basit konuşmalardı. Sözgelimi bugün “Enflasyon da baya yükseldi!” diye bir cümle kurdunuz. Bu, sözü temsil eden bir cümleydi. Biz ise bugün birçok şeyi “söz” diye niteliyoruz. Mesela “Şair ne söz demiş!” diyerek aslında şiirin de değerini düşürüyoruz. Ama tabi dil, değişen ve gelişen bir varlık. Anlamsal değişmeler pek de garip görünmemeli. Lâf ise, küfürden de aşağılık konuşmaları anlatıyordu. Hatta bununla ilgili ikilemeler kuruluyordu, lâf ü güzâf gibi. Boş lakırdı, küfre yaklaşan söz demekti. Hâlâ bu “lâf” sözcüğünün kötü bir manaya geldiğini konuşmalarımızda görmekteyiz. “Seninki de lâf…” diyerek karşımızdakini küçümsediğinizi hatırlayabilirsiniz. Hatta dedikodu yapanlara “lafçı” denmesi de bu kötü mananın bir ürünü.

Buradan nereye varmak istiyorum? Aslında basit. Kimi kelâm eder ki konuştukça gönülleri şenlendirir. Kimi söz eder kelâm ettim sanır. Kimi de lâf dehlizinden yukarıya bir türlü çıkamaz. Biz biliyor ve iman ediyoruz ki en büyük kelâm Allah kelâmıdır. Onun “eşref-i mahlûkat (yaradılmışların en şereflisi)” diye nitelendirdiği bizlere de sözün altına inmemek düşer. Kısacası gönüllere seslenmek gerekiyor, kulaklara değil. Gelin “sosyal medya sığlığının” dışına çıkıp edebî ve ebedî kelâmlar üzerinde biraz duralım. Söyleyenleri de yâd etmiş olalım.

Güzel bir dörtlükle başlayalım:

Bir kez gönül yıktın ise 
Bu kıldığın namaz değil 
Yetmiş iki millet dahi 
Elin yüzün yumaz değil 

Aaa ben bunu biliyorum mu dediniz? Biliyorsunuz. Hatta sosyal ağlarınızda güncel paylaşımlara bakın. Büyük bir ihtimal birileri bu klâsik dörtlüğü paylaşmışlardır. Yazan kim? Kim olacak canım Yunus Emre tabii ki… Yunus Emre kim? Kim olacak canım, ilahileri var onun. Bu kadar… Yunus Emre, Türk-İslâm kültürünün üzerinde en çok konuşulması, durulması ve öğretilmesi gereken bilgelerinden biri. Baştan aşağı tevazuyla donanmış bir gönül insanı. Yetiştiği Tabduk Emre’nin dergâhına eğri odun bile sokmayı kendine yedirememiş bir ince fikir deryası. İnce fikir deyip geçmeyelim. Eskiler kemâlat teferruatta gizlidir diye boşuna dememişler. Şiirin de şuurun da birleştiği noktadır Yunus. Anadolu kültürüyle yoğrulmuş, bize, bizi “bizce” anlatmış büyük bir dehadır. Zira ona Türkçenin Cebrail’i yakıştırmasının yapılması boşuna değildir. Özellikle Moğol baskınının ülkeyi ateşlerde bıraktığı asırlarda bıkmadan, usanmadan tam bir derviş azmiyle İslâm aşkını gönüllere aşılayan isimdir. Biz ona bu yüzden “Bizim Yunus” diyoruz. Anadolu’da doğmak, Anadolu gibi yaşamak, Anadolu’yu tasavvufî bir edayla İslamlaştırmak ve bunların hepsini savaşların ortasında yapmak… İşte Yunus bu sebeplerden büyük bir isim. Cennet-cehennem derdiyle değil Allah aşkıyla yoğrulan ve bunu “Bana seni gerek seni” mısralarıyla anlatan bir samimiyet elçisi. Yukarıdaki dörtlük çok derin manalar barındırıyor. Yunus bize namaz kılmayın demiyor. “Namaz kılmış olmak için” namaz kılmayın diyor. Gönle vurgu yapıyor. Biz maddî dünyada cebelleşirken o bizlere her gönülde bakî kalması gereken sevgiyi işaret ediyor.  Bunu sadece dini anlamda da düşünmeyin. Yunus bizlere yapıyor gibi olmak ile severek yapmak arasındaki farkı anlatıyor. Yetmiş iki milletin de elini yüzünü yuduğunu, abdest alıp namaz kıldım beni yerim garantidir demenin faydacı bir düşünceye sevk ettiğini belirtiyor. Asırlara damga vurmuş olan Yunus, gönül insanı olmayı, gönül yıkmanın ise getirdiği büyük sorumluluğu üzerimiz yüklüyor. Tabi anlayana…

Günümüze gelin, Merhum Neşet Ertaş’a bakın!

Gel sevelim sevileni seveni

Sevgisiz gönüller gülmüyor canım

Nice gördüm dizlerini döveni

Giden ömür geri gelmiyor canım

 

Sizce de aynı telden seslenmiyor mu? Ve yine bir soru sorayım, sizce de her ikisinin de birleştikleri nokta “tevazu” değil mi? Asırlar önce Anadolu’yu karış karış dolaşan bir derviş de gönle vurgu yapıyor; çağımızda yaşayan bir ozan da. Yunus yokluklarla geçirmişti hayatını ve gösterişten uzaktı. Neşet Ertaş da hep halkın içinde “Garip” bir abdal olarak efsaneleşmişti. Buradan şu ortak noktaya varıyoruz. Ne kadar tanınırsanız tanının, ne kadar sevilirseniz sevilin, mesele gönüllere hitap edip, tevazu ile yoğrulmakta ve böbürlenmeyi kenara bırakmaktadır.

Gelin tekrar geriye gidip Hoca Nasrettin’e bakalım. Hepimizi eşeğe ters binmesiyle, gölü mayalamasıyla, kazanı doğurtmasıyla güldüren ve düşündüren Hoca Nasrettin, Türk tasavvufunun öğretilerini mizahla buluşturan bir bilge. Açık sözlülüğü ve sivri zekâsı herkesçe kabul görmüş, devrin sultanlarını bile maymuna çevirmiş alışılmadık bir hoca. Böbürlenme üzerine şu fıkrasını duymuşsunuzdur

 Gösterişli bir adam Nasreddin Hoca’ya sormuş: “Kimsin?”
“Hiç” demiş Hoca, “Hiç kimseyim.”

Dudak bükülüp önemsenmediğini görünce, sormuş Hoca: “Sen kimsin?”
“Mutasarrıf”ım demiş adam kabara kabara.
“Sonra ne olacaksın?” diye sormuş Nasreddin Hoca.
“Herhalde vali olurum” diye cevaplamış adam...
“Daha sonra?..” diye üstelemiş Hoca.
“Vezir” demiş adam.
“Daha daha sonra ne olacaksın?”
“Bir ihtimal sadrazam olabilirim.”
“Peki ondan sonra?”
Artık makam kalmadığı için adam boynunu büküp “Hiiiç.” demiş.
“Daha niye kabarıyorsun be adam!” demiş Hoca.

Ben şimdiden, senin yıllar sonra gelebileceğin makamdayım.”

 

“Hiç”lik bir haddini bilmedir. Her şey olabilir, her makama layık görülebiliriz. Ama insanlığımızı kaybettik mi, gönül yıktık mı, “ben bilirim”ci olduk mu, işte o zaman orada burada zamanı aşan sözleri paylaşarak ne olduğumuz gibi görünürüz ne de göründüğümüz gibi oluruz. Zira Mevlânâ’ya sorulan “Ne bilirsin?” sorusuna karşılık “Haddimi bilirim.” cevabı da bu “Hiç”lik makamının en güzel örneklerindendir. Makam ve mevki geçici, kalıcı olan gönül insanı olabilmek… Şayet siz, gücünüzü azarlayarak gösterecek, egonuzu tatmin etmek için gönüller yıkacaksanız, yazık olsun sizin makamınıza da mevkiinize de… Hasılı anlayana sivri sinek saz; anlamayana davul zurna az..