Müziğin kültürümüzde oldukça önemli bir yer tuttuğunu biliyoruz.  Bu öneminin yanında müziğin önemli bir gücü de “birleştirici” gücüdür.

Evet müzik bizi birleştirir. Saz çalan birisini gördüğümüzde yanına oturalım, korkmayalım. Burada “saz” bir semboldür. Gitar çalandan da, keman çalandan da, klarnet çalandan da korkmamak gerek. Yanına gidip müziğine kulak kabartmak, o insanın derdine, sevincine ortak olmaya niyetli olduğumuzu beyan etmek demektir.

Müziğin çıkışında temel olarak, sözle anlatıl(a)mayan ifadelerin, farklı yollarla anlatılmaya çalışılması çabası vardır. Bu durum sadece müziğe has bir durum da değildir. Ressam da aynı kaygıyı güder, heykeltraş da.

Müzik özelinde de durum değişmez. Kişi, derdini normal yollarla anlatmaya çalışmıştır ancak bunu becerememiştir. Bu noktada farklı bir yol bulma çabası, o kişiyi müzikal ifadeye yönlendirmiştir. Bu yol, o kişinin sonuç alabildiği bir yol olmuştur ve bundan sonra dertlerini sürekli bu yolla yani müzik ile sanat ile anlatmaya çalışmıştır.

Yoksa nereden-kimden bilecektik ve duyacaktık Abdurrahim Karakoç’un “Mihraban”a olan aşkını haykırışını ve Musa Eroğlu’nun bu haykırışı duyarak ve anlayarak bize ulaştırmasını. 07 Haziran, Karakoç’un ölüm yıldönümüydü. Ancak öyle bir şiir bıraktı ki, unutulması ve ölmesi neredeyse imkânsız hale geldi.

Yani müzik yapan hiç kimse, müziğinin kendisine kalmasını istemez. Zaten derdini anlatmaya çalışmış, normal yollarla derdini anlatamadığı için, sesini duyuramadığı için müzikle anlatma yoluna gitmiştir. O yüzden onu dinlemek, yanına gidip oturmak, müzik yapanın istediği/beklediği davranıştır (tabii ki bunun da kuralları vardır. Gerekirse daha sonraki yazılarımdan birisini, müzik dinleme kurallarına ayırabilirim).

O sırada aşikar edilen dert ile dertlenmeye çalışmak, dilimize batıdan giren güzel bir kavramı ortaya çıkarır: empati. Empati kurabilmek, müzik yapmayan insanın derdini de dert edinmek, dert edilmese bile o dertten haberdar olmak anlamına gelir. Bu da bizim insan olmamızın bir özelliğidir.

Aç kalan komşumuzun neler hissettiğini anlamaya çalışmak da birdir, Afrika’da açlıktan ölen çocuğunun acısını yaşayan annenin neler hissettiğini anlamaya çalışmak da. Müzik, Çanakkale’de ölenleri de anlatır, yeni doğan bebeği de. Müziğin alanı hayat kadar geniştir, hayat kadar gerçek.

Müziği yüreğimizle duyabilmek ümidiyle, müzikli günlere…