Hendek Ülkücü İşçiler Derneği Başkanı Emrah Kartal yaptığı açıklamada “  Kapitalizm tarih sahnesine çıktığı andan itibaren sermaye kendi gereklerine uygun ekonomik, sosyal ve siyasal ortamı yaratmak için çalışmış, bunun için dönemin tüm üretim ilişkilerini değiştirmek8)le kalmamış, sosyal yapıyı biçimlendirmiş ve siyasi yapıyı değiştirmiştir. Buna direnen ve taviz vermeyen Ülkücü işçiler 1974 'den bu yana Dönemin tüm katı geleneklerini, tutum ve anlayışlarını parçalamış, kendisine özgür bir hareket alanı yaratmak için katı olan her şeyi buharlaştırmıştır. Global  Sermaye tüketiciye ulaşmada ve daha fazla kar elde etmede, her seferinde yeni model arayışlarına girmiş, model tıkandığında yaşanan krizleri başka bir modelle aşmaya çalışmıştır.

1970’li yıllardan günümüze kadarki dönem de sermayenin krizini aşmaya yönelik, makro ve mikro mekanizmalar aracılığı ile ulusal ve uluslararası ekonominin ve siyasetinin yeniden yapılandırdığı bir değişim süreci olarak karakterize edilmektedir. Bu sürecin en önemli özelliği, sermayenin zaman ve mekan üzerindeki güç ve kontrolünü, katı olarak gördüğü güç ve üretim ilişkilerini kendi lehine esnekleştirmek yoluyla daha fazla perçinlemek istemesidir. Artık sermaye için, küresel  politikalar, sosyal korumacı yasal mevzuat ve sosyal güvenlik sistemleri, ulus devletin ekonomi ve bürokrasideki etkinliği, istediği dönüşümün önünde en büyük engeli oluşturmaktadır. Bu engellerin kaldırılması örgütlü emek hareketinin geriletilmesi ile mümkün olabilmiştir. Bu süreçte işgücünün değişen yapısı, devletin değişen niteliği, kolektif hakların kullanımına ilişkin yasal sınırlamalar ve engellemeler, esneklik uygulamaları ve işsizlik, emek hareketinin temel kurumlarından olan sendikaların ciddi bir güç ve güven kaybına uğramalarına neden olmuştur. Bu güç ve güven kaybıyla eş zamanlı olarak sendikaların bir temsil krizi içerisinde olduklarına yönelik tartışmalar yükselmiştir. Giderek işçi sınıfının dayanışma örgütleri olma özelliğini tartışmalı hale getiren bu sorunun görünür yüzü gerileyen sendika üye sayısıdır. Türkiye’de sadece kayıtlı işçi sayısını esas alan Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı (ÇSGB) verilerine göre 1992 yılında %62,7 olan işçiler arasındaki sendikalaşma oranı 2006 yılında %58,21’e gerilemiştir. Kamu görevlileri sendikalaşma oranı ise 2002 yılında %62 iken 2006 yılında %49,2’ye düşmüştür.1 ÇSGB verileri çeşitli nedenlerle tartışmaya çok açıktır. Bundan dolayı sendikalaşma oranları ile ilgili farklı hesaplama yöntemleri denenmiştir. Türkiye’de ücretli ve maaşlı çalışanların tümü hesaba katılarak yapılan bir çalışmaya göre, çalışanların sendikalaşma oranı 1988 yılında %22,2’den, 2004 yılında %15’e düşmüştür. Toplu sözleşmeden yararlananların oranı ise 2004 yılı için sadece %8 olarak hesap edilmiştir. Bu mihmal de işçi yine ezilen sömürülen hak arayışında sendikalı olsa da yalnızlığa ve kaderine terkedilmiş oluyor. ÜLKÜCÜ işçiler olarak bu düzene boyun eğmeden dik başlı ve onurlu duruşunu kaybetmeksizin yola devam edecektir. Ayrıca Türkiye’de sendikal örgütlenmenin kamu ağırlıklı olduğu düşünülürse, özel sektörde bu oranların, ortalamanın çok altında olacağı tahmin edilebilir. Dolayısıyla etki ve üye sayısı bakımında çalışanları temsil gücü oldukça zayıf olan Türk sendikacılığında yaşanan güven ve dayanışma sorunları giderek kendini daha çok hissettirmektedir. Sendikal hareketin gücü ve işçilerin sendikal tutum ve davranışları, ülkelerin sosyal, ekonomik ve tarihsel özelliklerine göre biçimlenmektedir. Bu
bağlamda farklı dinamikler içeren Türk sendikacılığında yaşanan dayanışma ve güven sorunlarının tartışılması, küresel sisteme entegrasyon sürecinde ülkenin öznel koşulları ve sendikacılığın kendine özgü özelliklerinin yarattığı sorunların göz önünde bulundurulmasını gerektirmektedir. Türk işçi hareketinin bu noktalarda daha bilinçli ve karakterli olması ve dernek yapısında ÜLKÜCÜ işçiler in sendikalara yön vermesi gerekmektedir. Bölgesinde tüm şube başkanları sendika ve sivil toplum kuruluşlarıyla dayanışma içerisinde çalışmaları gerekmektedir.

Kartal Sonuç olarak şu ifadelere yer verdi. “ Global sermayeye teslim edilmiş ekonomisi olan bir ülkede TÜRK işçisi ne yaparsa yapsın kaderini değiştirmiyor. Asgari ücretin 893 tl olduğunu ev kiralarının da bu oranlarda attığını düşünürsek sosyal bir yaşam hakkı elinden alınan TÜRK işçisi ezilen sömürülen hakkı yenilen konumdan kurtulamamış oluyor. Sendikalı TÜRK işçisi de çok farklı durumda değil 1300 tl ye ve patron sendikalarıyla çalışmaya mahkum edilen bir çalışma hayatını yaşıyoruz. kaderimizi ellerinde tutanlar (ÇSGB) asgari ücret tespit kurulu gibi devletin birimleri devlet memurlarına verdiği alt taban maaş uygulamasının altında bir maaş ı TÜRK işçisine reva görüyorlar .iş güvencesi olmayan her an işinden olma kaygısıyla yaşayan ve tebessüm etmeyi bile unutan TÜRK işçisinin umudu olma yolunda son senelerde ülkücü işçiler ilme kazandı umutları boşa çıkarmadan obalarında iş güvenliği ve sendikalaşma faaliyetlerine hız vermeli ve bu yolda çaba sarf etmeliyiz. Umutların tükendiği yerde  güvencesi olmayan işçiye ardında duracak hakkını arayacak bizimde bir dayanak noktamız var artık diyeceği bir kurum olmak zorundayız. Sözlerimi nihayete erdirmeden benimde bir fabrika işçisi olduğumu ve bu sıkıntıların tam merkezinde olduğumu ifade etmek isterim. ALLAH cc TÜRK işçi hareketinin yükselen yıldızı Ülkücü İşçiler Derneği’ni korusun ve yüceltsin.