Allah Tealâ’nın kullarına lütfu sonsuz. Her nefeste büyük rızıklarla nimetleniyoruz. Bu daimî rahmet hem dünya hem ahiret için ümit içerisinde olmamıza yol açıyor. O’nun mutlak rızk verici olduğunu biliyor, her tür rızkı karşımızda hazır buluyoruz. Bize düşen sadece vesileleri takip edip sebeplere sarılmak. Ondan sonrası da tevekkül. Fakat bilmemiz gereken bir husus daha var: Rabbimiz bunca ihsanına karşılık bize bazı vazifeler veriyor. Bu vazifeleri yerine getiren kullarını mükâfatla müjdeliyor, yapmayanları ise acı bir azapla uyarıyor. İşte bu durum bizde “havf” ve “recâ”ya sebep oluyor. Yani hem korkuyor hem  ümit ediyoruz.

Reca ümit; havf da korku  kelimesinin karşılığıdır. Reca, bir şeyde son derece istekli ve ümitli olmaktır. Bunun karşısında olan havf ise bir şeyden son derece çekinmektir.

Ümit ve korku hali, mümin için vazgeçilmez iki güzel denge ahlâkıdır. Bu sayede Hak yolunda yol alınır, amel yapılır, ameller korunur. Hak Tealâ şöyle buyurmuştur:

“Onlar, korku ve ümit içinde Rablerine dua ederler.” (Secde16)

“Onlar ahiretten çekinir ve Rabbinin rahmetini umarlar.” (Zümer, 9)

Mümin daima korku ve ümit arasında bulunmalıdır. Çünkü fazla korkudan ümitsizlik, korkusuz ümitten de gaflet doğar. Mümin, Rabbinin büyüklüğünü ve azabının çetinliğini bilerek O’ndan korkar. Yani Allah’tan en çok korkan, O’nu en çok bilendir. Bu sebeple Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz; “Allah’a yemin ederim ki, Allah’tan en çok korkanınız, O’ndan en fazla sakınanınız benim.” buyuruyor. (Buharî; Müslim vd.)

Cenab-ı Hak da buna işaret ederek şöyle buyurmaktadır: “Kulları içinde Allah’tan ancak alimler korkar.” (Fâtır, 28)

Görülüyor ki, ilahî bilgi arttıkça kalbe düşen korku da çoğalıyor. Fakat ümitle dengelenen Allah korkusu insanı bunalımlara değil, isyandan uzak durmaya, geçmişi telafi için taat ve ibadete, geleceğe hazırlanmaya sevk ve teşvik eder. Bunun için büyükler demişlerdir ki: “Herkes korktuğunda kaçar. Yalnız Allah’tan korkan O’na yaklaşır.”

İkisi bir araya gelirse

Rasulullah s.a.v. Efendimiz, ölüm halinde bulunan bir gencin yanına gitti. Gence:

– Kendini nasıl buluyorsun, diye sordu. Genç:

– Allah Tealâ’nın rahmetini umuyorum. Günahlarımdan da korkuyorum, dedi. Bunun üzerine Efendimiz s.a.v.:

– Bir kulun kalbinde bu ikisi bir araya gelirse, Allah Tealâ o kula umduğunu verir, korktuğundan emin kılar, buyurdu. (Tirmizî; İbn Mace)

Hz. Ali r.a. oğullarından birine şöyle nasihat etmiştir:

“Oğlum! Bütün hayır ve taatler senin olsa, bunların seni kurtaramayacağı korkusuyla Allah Tealâ’dan kork! Dünyadaki bütün günahlar senin olsa bile, Allah Tealâ’nın onları af ve mağfiret edeceği ümidiyle de Allah Tealâ’dan ümitli ol!”

Hz. Ömer r.a. şöyle derdi:

“Semadan birisi, ‘Ey insanlar, bir kişi hariç hepiniz cennete gireceksiniz!’ demiş olsaydı, o bir kişinin kendim olmasından korkardım. Yine semadan birisi, ‘Ey insanlar, bir kişi hariç hepiniz cehenneme gireceksiniz’ demiş olsaydı, cehenneme girmeyecek olan o tek kişinin ben olacağımı ümit ederdim.”

Ebu Ali Ruzbarî k.s. şöyle demiştir:

“Havf ve reca bir kuşun iki kanadı gibidir. İkisi birden bulunursa hem kuşun kendisi, hem de uçuşu düzgün olur. Kanatların birisi bulunmazsa, kuş da, uçması da eksik olur. Kanatların ikisi de bulunmayan kuş ölüme terk edilmiş olur.”

Rivayet edildiğine göre Lokman a.s. oğluna şöyle demiştir:

– İmtihanından emin olmayacak bir şekilde Allah’tan kork. Fakat Allah’ın rahmetine olan ümidin korkundan daha çok olsun.

Oğlu:

– Baba, bunları nasıl yapabilirim ki? Benim tek kalbim var, deyince Hz. Lokman:

– Sen müminin iki kalp sahibi olduğunu bilmiyor musun? Birisi ile Allah’tan korkar, diğeri ile O’na ümit bağlar, dedi.

Ebu Osman Mağribî k.s. da şöyle der:

“Kendini hep ümitle meşgul eden tembelleşir, amelsiz kalır. Kendini sürekli korku ile meşgul eden de ümitsizliğe düşer. Bu sebeple insan hem ümit hem korku ile meşgul olmalıdır.”

İbn Vefa k.s. şöyle derdi:

“Allah Tealâ’nın merhameti vardır diyerek isyana kalkışma. Kahrından korkarak da ümitsizliğe düşme.”

Ebu’l-Kasım Nasrabadî k.s., havf ve recanın kula menfaatini şöyle izah etmiştir:

“Ümit hali insanı ibadet ve taat yapmaya sevkeder. Korku hali de, insanı günah işlemekten uzaklaştırır.”

Ümit ve boş temenniler

Reca, yani ümit halinde olmak, ebedi hayata dair amelsiz dilek ve beklenti içinde olmak değildir. Ümit ile dilek/temenni arasında fark vardır. Boş temenni ciddiyetsizliktir, bir şey sağlamaz, gayret yoluna sevk etmez. Ümit sahibi ise tam aksine hareket eder. Ulaşmak istediği şeyin gereği olan çaba ve gayreti gösterir.
Ümitle boş hayali de birbirinden ayırmak gerekir. Çünkü ümit, işin gereğini ve elden geleni yaptıktan sonra güzel sonucu beklemek, hayırlara ulaşmayı ummaktır. Boş hayal ise lazım olan hiçbir şeyi yapmadan güzel sonuçlar elde edeceği düşüncesiyle avunmaktır. Elindeki buğdayı tarlaya ekmeden mahsul beklemeye benzer.

İbadet ve tövbeyi ileride yaparım, nasıl olsa Allah beni de affeder, cennette bana da bir yer bulunur diyerek Allah’a kullukta gevşek davranmak, nefsin keyfine göre yaşamak büyük bir aldanış, boş bir bekleyiştir. Bu şeytanın aldatmasıdır. Nitekim Allah Rasulü s.a.v., güzel işleri ileride yaparım diyenlerin pişman olacakları uyarısında bulunmuştur:

“Akıllı kimse, nefsine hakim olup ölümden sonrası için amel edendir. Aciz ve ahmak kimse ise nefsinin keyfine göre yaşayıp Allah’tan güzel şeyler bekleyendir.” (İbn Mace; Ali el-Muttakî, Kenzü’l-Ummâl)

Gençlikte korku, yaşlılıkta ümit

Ebu Talib el-Mekkî k.s. hazretleri şöyle buyurur: “Müminin yaşadığı sürece korku içinde bulunması, ölüm gelip çatınca ümit halinde olması daha faziletlidir.”

Fudayl b. İyaz k.s. demiştir ki: “İnsan sıhhatli olduğu zaman korku ümitten daha faziletlidir. Fakat kendisine ölüm geldiği zaman ise ümit korkudan daha faziletlidir.”

İmam Rabbanî k.s ise şöyle demiştir: “Korku, gençlikte, ümit ise ihtiyarlıkta daha fazla olmalıdır.”

Ümitli olmak gerektiğinin en büyük işareti tövbedir. Tövbe kapısı her zaman ve herkes için açıktır. Yüce Mevlâ tövbe kapısını açmış ve tövbe etmenin yolunu kullarına göstermiştir. Ve bu kapı son derece geniştir. Nitekim Rasulullah s.a.v. Efendimiz şöyle buyurur:

“Batı tarafında bir kapı vardır. Bu kapının genişliği – binekli bir kimsenin yürüyüşüyle- kırk veya yetmiş senedir. Allah o kapıyı yer ve gökleri yarattığı gün yarattı. İşte bu kapı, güneş batıdan doğuncaya kadar tövbe için açıktır.”

Kişi son nefesini verinceye veya kıyametin en büyük alameti olan güneşin battığı yerden doğmasına kadar hayatta kaldığı müddetçe Allah’ın tövbe kapıları açıktır.
Büyük sahabi Abdullah b. Mesud r.a. şöyle demiştir:

“Cennetin sekiz kapısı vardır. Tövbe kapısı hariç diğerleri bazen açılır bazen kapanır. Tövbe kapısının önünde görevli bir melek vardır, onun kapanmasına imkan vermez. Bu bakımdan umutsuzluğa kapılmayın, dua edin.”

Tövbe, Allah Tealâ’nın kullarına bir rahmetidir. Küfür ve şirk dahil her günahın tövbesi vardır. Kul hangi günahı işlerse işlesin, onun için tövbe kapısı açıktır. Hiç kimse bu kapıyı kapatamaz ve insanı tövbe nimetinden mahrum edemez. Bu kapıdan pişmanlık duyarak, Allah’tan korkarak, O’nun rızasını arayarak, kul olduğunu anlayarak kim girerse tövbesi kabul olur, günahları affedilir hatta sevaplara dönüştürülür.

Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat, adam öldürmekten hırsızlığa varıncaya değin tüm günahlardan tövbenin geçerli olacağı hususunda söz birliği etmişlerdir. Nitekim Tabiîn’in büyüklerinden Mesruk rh.a.’e sorulur:

– Bir mümini öldüren tövbe edebilir mi?

Şöyle cevap vermiş,

– Allah’ın açtığı bir kapıyı ben kapatamam!

İmam Malik’e rh.a.’e soruldu:

– Kendisini öldüren, yani intihar eden kimse için kabul olan herhangi bir tövbe var mıdır?

O da benzer cevabı verdi:

– O Allah’ın açtığı bir kapıdır. Ben onu asla kapatamam!

Yer dolusu günahla gelse

Bir kudsî hadiste Cenab-ı Hakk’ın şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

“Kulum yeryüzü dolusu günahla bana gelse, ben de yeryüzü dolusu afla onu karşılarım. Yeter ki bana hiçbir şeyi ortak koşma hali içinde gelmesin.” (Müslim; İbn Mâce; Ahmed b. Hanbel)

Bir diğer kudsî hadiste şöyle rivayet edilmiştir:

“Kul, birçok günah işlese ve günahları gök boşluğunu dolduracak dereceye varsa bile benden mağfiret dilediği ve affımı umduğu müddetçe onu affederim.” (Tirmizî; Ahmed b. Hanbel)

Bir diğer hadiste şöyle rivayet edilmiştir:

“Kul günahlarından tövbe ettiği zaman Allah meleklerine ve günahın işlendiği yerlere onun günahlarını unutturur ve günahlarını hasenata çevirir. Öyle ki kul kıyamete geldiğinde yaptığı kötülüklere şahitlik edecek hiçbir şahit kalmaz.” (Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummal)

Allah’ın rahmeti sonsuz

Ayet ve hadislerde yüce Allah’ın sonsuz rahmetine güvendiren, kalbi rahatlatan, imanı kuvvetlendiren ve insanı ümitlendiren pek çok müjde vardır:

“Allah kullarına bol ihsanda bulunandır, O dilediğini rızıklandırır.” (Şura, 19)

“Allah, müminlere karşı çok merhametlidir.” (Ahzab, 43)

“De ki: Ey (günah işlemekte) nefslerine karşı haddi aşmış kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü Allah bütün günahları bağışlar.” (Zümer, 53)

Allah Rasulü s.a.v. bu ayet-i kerimeyi okuduğunda; “O günahın çokluğuna aldırış etmez. Şüphesiz Allah çok bağışlayan ve çok esirgeyendir.” buyurmuştur. (Tirmizî)

Efendimiz s.a.v. devamlı olarak ümmeti için dua ediyordu. Nihayet Allah Tealâ kendisine şöyle vahyetti:

“Hiç şüphesiz Rabbin insanların kötülüklerine karşı çok mağfiret sahibidir” (Ra’d, 6)

“Hiç şüphesiz Rabbin sana istediğini verecek ve sen razı olacaksın.” (Duhâ, 5) ayetinin tefsirinde şöyle denilmiştir:

Allah Rasulü s.a.v., ümmetinden tek kişinin bile cehenneme gitmesine razı olmayacaktır.

O cömertlerin en cömerdi

Enes b. Malik r.a. rivayet ediyor:

Bedevî bir adam, Hz. Peygamber s.a.v.’e gelerek;

– Ey Allah’ın Rasulü, mahlukatın hesabını kim görecek, diye sordu. Allah Rasulü s.a.v.:

– Allah Tealâ görecektir, buyurdu. Bedevî:

– Bizzat kendisi mi görecek, diye tekrar sordu. Allah Rasulü s.a.v.:

– Evet, kendisi görecek, buyurdu. Bunun üzerine adam tebessüm etti. Allah Rasulü s.a.v.:

– Niye güldün, diye sorunca bedevi:

– Kerim ve cömert olan zat gücü yettiğinde affeder; hesaba çektiğinde müsamaha gösterir, dedi. Bunun üzerine Efendimiz s.a.v.:

– Bedevî doğru söyledi. Dikkat ediniz, Allah’tan daha çok kerem (cömertlik ve iyilik) sahibi yoktur. O cömertlerin en cömerdidir, buyurdu ve şunu ekledi: “Bedevi fakih oldu (meseleyi kavradı.)” (İbn Ebi’d-Dünya)

Bir diğer hadiste de şöyle buyrulmuştur:

“Eğer hiç günah işlemeseniz, Allah günah işleyen bir kavim yaratır, daha sonra kendilerini affeder.” (Tirmizî; Beyhakî)

‘Hakkında böyle düşünmüştüm’

Yahya b. Eksem hazretleri vefatından sonra rüyada görüldü ve Rabbi tarafından nasıl bir muamele ile karşılandığı sorulunca şunları anlattı:

“Allah beni huzuruna aldı ve:

– Ey kötü ahlâklı ihtiyar! Sen şunu, şunu yaptın, dedi. Bunun üzerine beni öyle bir korku sardı ki şiddetini ancak Allah bilir. Ben:

– Ya Rabbi, bana senin hakkında böyle bahsedilmedi, dedim.

– Peki, hakkımda nasıl bahsedildi, diye sordu. Ben:

– Bize Abdurrezzak Mamer’den, o Zührî’den o da Enes b. Malik’ten, o da Peygamberin Hz. Muhammed s.a.v.’den, o da Cebrail’den, o da yüce Zatınızın şöyle buyurduğu nakledildi: “Kulum benim hakkımda nasıl düşünürse ben kendisine ona göre muamele ederim. Artık hakkımda istediğini düşünsün.” Ben senin bana azap etmeyeceğini düşünmüştüm, dedim. Bunun üzerine Allah Tealâ:

– Cebrail doğru söyledi, Peygamberim doğru söyledi, Enes doğru söyledi, Zührî doğru söyledi, Mamer doğru söyledi, Abdurrezzak doğru söyledi, sen doğru söyledin, buyurdu.
Bunun üzerine bir örtü içine sarıldım, güzel elbiseler giydirildim, cennete doğru önümden hizmetçiler yürüdü. Ben bunu görünce:

– Allahım bu ne güzel sonuç, ne büyük sevinç, dedim.

Allah kendisinden korkmayı emrediyor

Rahman ve Rahim olan, tövbeleri kabul eden, affeden Yüce Mevlâ, kullarının isyana kalkışmamaları için kendisinden korkulmasını emrederek şöyle buyurmuştur:

“Ey iman edenler, Allah’tan korkun. Herkes yarın için önden ne hazırladığına baksın. Allah’tan korkun. Hiç şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” (Haşr, 18)
Bu emir Kur’an’ın sayısız ayetinde yer alır. Bu ayetlerden birkaç tanesi şöyledir:

“… Allah’tan korkun ve bilin ki Allah, muhakkak cezası pek çetin olandır.” (Bakara, 196)

“…Allah’tan korkun ve bilin ki hepiniz O’nun huzurunda toplanacaksınız.” (Bakara, 203)

“… Allah’tan korkun. Bilin ki Allah her şeyi bilendir.” (Bakara, 231)

“… Allah’tan korkun. Bilin ki Allah yaptıklarınızı görendir.” (Bakara, 233)

Kalpte korku olunca

Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

“Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O’ndan en çok korkanınızdır.” (Hucurat, 13)

İlahî korku, ilim makamından bir haldir. Yüce Allah müminlere ayrı ayrı verdiği vasıfları, havf sahiplerine bir arada vermiştir. Bunlar hidayet, rahmet, ilim ve ilahî rızadır. Bu sayılan şeyler cennet ehlinin makamlarıdır. Bu konuda yüce Allah şöyle buyurmuştur:

“Rablerinden korkanlar için hidayet ve rahmet vardır.” (A’raf, 54)

“Allah kendilerinden hoşnut olmuş, olanlar da Allah’tan hoşnut olmuşlardır. Bu müjde Rabbinden korkanlar içindir.” (Beyyine, 8)

“Kulları arasında Allah’tan (gereğince) ancak alimler korkar.” (Fâtır, 28)

Yüce Allah, müttakilere (Allah’tan korkanlara, sakınanlara) dünyada özel olarak tasdik ve hakka şahitlik makamını verdiği gibi, ahirette de kendilerine Refik-i Âlâ’yı verecektir. Bu anlattığımız nübüvvetten bir makamdır. Çünkü müttakiler ilim ehli olduklarından peygamberlere vâristirler. Bu sebeple de onlarla beraberdirler. Hak Tealâ bu beraberliği şöyle belirtmiştir:

“İşte onlar, Allah’ın kendilerine lütuflarda bulunduğu peygamberler, sıddîkler, şehitler ve sâlih kişilerle beraberdir.” (Nisa, 69)

Allah’ın azabından korkmak

Allah’ın tehdidi, kendisine iman etmeyen, itaat etmeyen, kendi rızasını gözetmeyen, emir ve yasaklarını tanımayanlar için vaad ettiği sonsuz bir azaptır. Bunun yeri de cehennemdir. Mümin, bu dünyada hiç kimsenin Allah’ın azabından emin olamayacağını çok iyi bilir. Bu yüzden Allah’ın, inkârcılara vaad ettiği cehennemdeki dayanılmaz ve sonsuz azaba düşmekten korkar. Müminlerin bu ruh hali Kur’an’da şöyle tarif edilir:

“Onlar ceza gününü tasdik eden kimselerdir. Onlar Rablerinin azabından korkarlar. Çünkü Rablerinin azabından emin olunamaz.” (Mearic, 26-28)

Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de insanları cehennemden sakındırmak için pek çok uyarı ve hatırlatmalarda bulunmuştur. Belki korkup sakınırlar diye inkârcıları ahirette karşılaşacakları azapla tehdit etmiştir:

“Gerçekten hüsrana uğrayanlar, kıyamet günü hem kendilerini, hem ailelerini hüsrana uğratanlardır. Dikkat edin, işte apaçık hüsran budur.

Onların üstlerinde ateşten tabakalar, altlarında da tabakalar vardır. İşte Allah kendi kullarını bununla tehdit edip korkutuyor. Ey kullarım, öyleyse benden sakının!” (Zümer, 15-16)

Hak Tealâ insanları gerek ayetleriyle, gerek elçileri aracılığıyla, gerekse yaşattıkları olaylarla kendisinden sakındırır. Onlara çağrıda bulunur, azabıyla korkutur. Müminler içleri titreyerek Allah’tan korkarlar. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de buyruluyor:

“Müminler Allah anıldığı zaman yürekleri titreyen, kendilerine Allah’ın ayetleri okunduğunda imanlarını artıran ve yalnız Rablerine dayanıp güvenen kimselerdir.” (Enfal, 2)

Müminler Kur’an-ı Kerim’i okurken cehennemle ilgili ayetlerin hepsini tek tek kendileri için hissederek düşünürler. Zira Kur’an ayetlerinde Allah’ın sürekli müminlere hitap eden uyarı ve korkutmaları yer alır; inkârcılar ise zaten Allah’ın kitabını okumazlar, okusalar da gereği gibi kavrayamazlar.

Allah’ın affı ile aldanmak

Bizlere dinimizi yaşamada birer örnek olan Allah dostları, hiçbir zaman Allah Tealâ’nın affına güvenip salih amelleri bırakmamış, aksine ibadet için bütün güçlerini seferber edip, ardından amellerine değil Allah’ın lütfuna güvenmiştirler.

Süfyan-ı Sevrî k.s. şöyle demiştir:

“Kurtuluşu en çok umulan kişi, nefsi hesabına en çok korkanlardır. Görmüyor musunuz? Yunus a.s. toplumu aleyhinde yaptığı bedduadan dolayı Allah’ın kendisine azap etmeyeceğini düşününce, Allah Tealâ derhal onu balığın karnına atmakla cezalandırdı.”

Said b. Cübeyr r.a.’a:

– Allah ile mağrur olmak ne demektir, diye sorarlar. Cevap verir:

– Kulun isyanını sürdürüp, ardından Allah’tan mağfiret beklemesidir.

Hasan-ı Basrî k.s. der ki:

“Bazı insanlar Allah’ın mağfiretine bel bağladıklarından, iyi amellerden mahrum olarak dünyadan ayrıldılar. Hatta bunlardan birisi, ‘Yüce Rabbim hakkında güzel zan sahibiyim, bu bakımdan amelim azmış, aldırmam.’ der. Bu kişi samimi değildir. Gerçekten bu kimse Rabbi hakkında güzel zan sahibi olsaydı güzel ameller yapardı.”

Meyseretü’l-Âbid çokça mücahedesinden dolayı bir deri bir kemik kalmış, kaburgaları çıkmıştı. Kendisine:

– Allah’ın rahmeti geniştir, denildiğinde bu sözü söyleyeni azarlar ve derdi ki:

– Bu doğrudur. Eğer O’nun rahmeti olmasaydı günahlarımızdan geçtik, ibadetlerimizdeki kusurlarımız yüzünden helak olurduk.

İmanın göstergesi

Sonuç olarak havf ve reca, yani korku ve ümit hali, bir inanç meselesidir. Aynı zamanda imanın göstergesidir. Zira iman, ancak Allah’ın rahmetine güvenmek ve ilahî korku ile sahih olur. Hangisi kalpten çekilse küfre düşme tehlikesi belirir. Allah’tan korkmayan insan isyan yolunu tutar, bu yolun sonu ise küfre çıkar. Ümidin azalması da her şeyi anlamsızlaştırır, bu da imandan eder.

İnsan kendi varlığının şuuruna erer ermez Allah’ı arar. O’nu bulunca da hep Allah inancı ve bilinciyle yaşar. Bunun için iman bütün zorluklara karşı insanın tek gerçek güvencesi, umudu ve sevincidir.

İşte insan bu imanı sayesinde ve ölçüsünde Allah’tan ümit eder, O’nun rahmetine ve sonsuz nimetlerine kavuşmak için özlem duyar. Zira Allah, iman edenlere hem bu dünyada kalp huzuru, hem de ahirette çok büyük güzellikler vaad etmiştir. Mümin de Allah’a olan güveni, yakınlığı, teslimiyeti ve samimiyeti derecesinde bu nimetlere kavuşmayı ümit eder.

Korktu ve Kurtuldu

Ebu Hüreyre r.a. anlatıyor:

Rasulullah s.a.v. şöyle buyurdu:

“Bir adam vardı, (günah işleyerek nefsine zulmetmekte) çok ileri gitti. Ölüm gelip çatınca oğullarına:

– Ben ölünce cesedimi yakın, külümü iyice ezin ve rüzgâra saçın. Allah’a yemin olsun, eğer Rabbim beni bir yakalarsa hiç kimseye vermediği azabı verir, dedi.

Ölünce bu söylediği yapıldı. Allah da yere emrederek, ‘Sende ona dair ne varsa bana toplayıver!’ dedi. Yeryüzü de topladı. Allah Tealâ adama:

– Sen böyle bir vasiyeti niye yaptın, diye sordu. Adam:

– Senden korktuğum için ey Rabbim, cevabını verdi. Bunun üzerine Allah Tealâ onu affetti.”

‘Ümit Hadisleri Oku!’

Süleyman Teymî hazretleri vefat edeceği zaman oğluna: “Bana ilahî rahmeti ümitlendiren hadisler oku. Ki böylece Yüce Allah’a güzel zan içindeyken kavuşayım.” demiştir.

Aynı şekilde Süfyan-ı Sevrî hazretleri de ölüm döşeğinde yatarken etrafında toplanan alimler, kendisine Allah’ın rahmetini ve O’na güvenmesini anlatıyorlardı.

Ahmed b. Hanbel rh.a. de ölüm esnasında oğluna: “Bana Allah’ın rahmetine güvendiren ve Allah’a karşı güzel düşünmeyi öven hadisleri anlat.” demiştir.

Vah Günahlarım!

Rivayet edildiğine göre Hz. Ali r.a., günahlarından korkup ümitsizliğe düşen birine:

– Seni bu hale düşüren nedir, diye sordu. Adam:

– Büyük günahlarım, diye cevap verdi. Hz. Ali r.a.:

– Hay yazık sana! Allah’ın rahmeti senin günahlarından daha büyüktür, dedi. Adam:

– Benim günahlarım hiçbir şeyin temizlemeyeceği kadar büyük, dedi. Hz. Ali r.a.:

– Hayır! Asıl senin Allah’ın rahmetinden ümidini kesmen, işlediğin günahlarından daha büyük, dedi.