Okumak, müminin, nefes alıp verdikçe sürdürmesi gereken en anlamlı faaliyetlerindendir. Kitap okumaktan, kâinatı, olayları, insanı okumaya kadar birçok boyutu olan bu eylemi bugün gerçekleştirme kabiliyetini ve cehdini kaybetmiş görünüyoruz. Okuma faaliyetini kaybettikçe de küçülüyoruz.

Göz ve beyin, hakiki işlevlerinden olan okuma eylemini yerine getirmeyerek varoluş hikmetini yitiriyor. Çünkü insan ‘Oku!’ emr-i ilahisine doğrudan muhataptır. Böyle bir muhataplığa rağmen az okuyan toplumlar arasında yer almaktayız. Kütüphanelerimiz tuğla yığınına dönüşmüş, sadece akademisyenlerin uğradığı mecburi yön levhalarına benzemekte.

Halbuki bizim medeniyet haritamızda kitap, ilim, okumak gibi kelimeler başköşedeydi. Üstün medeniyetler kurduğumuz dönemlerde Doğu bir kitap medeniyeti olarak karşımızdaydı. Kahvehaneler bile bugünkü gibi gaflethaneler değil, kıraathaneler (okuma evi) olarak faaliyet göstermekteydi. Matbaanın icadından önce bile bizim sayısı yüz binleri aşan hattatlarımız, kütüphaneler dolusu yazma eserlerimiz vardı. Batı’ya kıyasla Doğu okuyan bir toplumdu. Bu anlamda ışık doğudan gelirdi. ‘Şuurlu okumalar dünyası’ diye sıfatlandırabileceğimiz Orta Çağ’daki İslâm dünyası, hatta Orta Çağ’dan Yeni Çağ’a geçerken “intikal asırları” denen 14, 15 ve 16. yüzyıllarda İslâm coğrafyalarının birçoğu her yönden olduğu gibi ilim bakımından da Avrupa’ya üstündü. 8. yüzyılda İspanya’da kurulan Endülüs Emevi Devleti’nde müslümanlar arasında okuma yazma bilme oranı yüzde 90’ı geçmişti.

İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi adlı eserinde şöyle der: “16. yüzyılda memleketimizi gezen batılı seyyahlar Anadolu’da hatta Türkiye’nin hiçbir yerinde mektebi bulunmayan hiçbir köye rastlamadıklarını bildirmişler, bu gerçeği eserlerine taşımışlardır.”

Okumaktan mana ne?

Okuma eylemi bizi doğruya, iyiye, güzel olanları hayatımıza geçirmeye yönlendirir. Feridüddin Attar: “Dostluklar hicabıma (utanmama) sebep oldu. Beni utandırmayan dost kitaptı.” der. Fakat zamanımız okurları açısından durum hiç de böyle değil. Çünkü neyin nasıl okunacağı hususunda şuura sahip değiliz. Yüce Allah’ın Kur’an’daki ilk emri ‘oku’dur. Bu emrin nasıl yerine getirileceğini de Kur’an’dan öğreniyoruz. Buna göre yaratan Rabbimizin adıyla okumalıyız. Sadece akla ve nefse seslenen maddi okuyuşlarla şuurlu okuma gerçekleşemez. Okuma eylemi gönle ve ruhlara da hitap etmeli. Burada Yunus’a kulak vermenin tam zamanıdır:

“Okumaktan mana ne, kişi Hakk’ı bilmektir.

Çün okudun bilmedin, ha bir kuru emektir.”

Yani okuma eylemi Yüce Mevlâ ile irtibat vesilesi olmalı, O’nun hoşnutluğunu kazanmak arzusuyla yapılmalı. Böyle olunca okuma meyveye dönüşür. İnsan okumanın bir deva olduğunu o zaman anlar.

Bu ölçüden hareketle, insan okunmaya değer her şeyi okumalıdır. Hatta Merhum Elmalılı Hamdi Yazır’ın Kur’an’ın ilk emrini şöyle tefsir ettiğini görürüz: “Kitabın okunması için bilfiil yazılmış olması şart olmadığı gibi, okumak içinde mutlaka yazının olması şart değildir.” Yüce Mevlâ, Peygamber Efendimiz s.a.v.’in şahsında bütün müminlere kitabı, kainat kitabını ‘oku, düşün, anla, idrak et’ demektedir. Kur’an-ı Hakim’in birçok ayetini de göz önüne getirdiğimizde ayetlerin de tam manasıyla okunması ancak şuurlu, ihlâslı okumalarla gerçekleşir. Böyle okumalar da tabi ki insanı yukarılara taşır. “Kur’an okumak Allah ile sohbettir,” der Seyyid Abdulhakim Arvasî k.s. hazretleri.

Lüzumlu ve faydalı olan her şey okunmalıdır. Sadece faydasız (mâlâyani ) şeylerin okunması doğru değildir. Çünkü Efendimiz s.a.v.: “Faydasız ilimden Allah’a sığınırım.” buyurmuştur. İnsan beslendiği şeylerin toplamıdır. Böyle olunca okuduğumuz gereksiz, hatta ruhumuza, bünyemize zarar getirecek şeyler bizleri yıpratacaktır. Avrupa ve Amerika’daki insanların çok okudukları bilinen bir gerçek. Kütüphaneleri, kitapları bizden fazla. Bu insanlar her mekanda kitap okuyorlar. Bu nasıl bir çelişki ki, kitap onlardaki sosyal, psikolojik ve ahlâkî krizi ortadan kaldırmıyor. İşte Efendimiz s.a.v.’in sözü burada daha net anlaşılmaktadır.