Evde, işte, yalnızken, kalabalığa karıştığımızda bizi yönlendiren, duruşumuzu belirleyen nedir? Neye göre yaşıyor, hal ve gidişimizi hangi ilkelere göre şekillendiriyor, kimi örnek alıyoruz?

Dünyanın iki ucunun bir araya geldiği bu zamanda, bu akımlar, modalar, modeller izdihamında bu sorulara cevap ararken, çoğunlukla varılacak sonuç şudur: Tarzı olmayan, anlık hissiyata göre şekilden şekile giren bir hayat!

Oysa müslümanın bir duruşu vardır. Allah’ın Kutlu Elçisi’nin örnekleyip gösterdiği bir hayat tarzının temsilcisidir. Öyleyse O’nun mübarek ahlâkını öğrenip anlamaya, “Siyer-i Nebi”yi okumaya şimdi her zamankinden çok ihtiyaç var.

İki cihan güneşi Rasul-i Ekrem s.a.v., kendisine vahyedilen ilahî ölçüleri insanlara bildirip o ölçülerin nasıl yaşanacağını hayatıyla göstermiş kutlu bir rehber, mükemmel bir insandır. Dünya ve ahiret mutluluğuna götürecek dosdoğru yolun nasıl yürüneceğini, dünya üzerinden istikameti kaybetmeden nasıl geçilip gidileceğini, Allah Tealâ’ya nasıl hakkıyla kulluk edileceğini en mükemmel haliyle bizzat yaşayarak bize O göstermiştir.

Çünkü Cenab-ı Hak O’nu en yüksek ahlâk üzere yaratmış, en güzel surette terbiye etmiş ve alemlere rahmet olarak göndermiştir. Bu sebeple Kur’an-ı Kerim’de, yarın mahşer günü Allah Tealâ’nın huzuruna yüz akıyla varmak isteyenler için o rahmet peygamberinin “üsve-i hasene”, yani “en güzel örnek” olduğu beyan buyurulur.

Hiç şüphesiz Hz. Peygamber s.a.v., Allah’ın habibi ve rasulü olarak, insanların en mükemmeli ve en şereflisi olarak, erişilmez bir mevkidedir. Fakat sıradan biri olmadığı halde, bir babanın yürümeyi öğrettiği yavrusunun küçük adımlarına adımlarını uydurması gibi, biz örnek alalım diye sıradan biri gibi yaşamayı seçen bir peygamberdir.

Hayatın her alanında

İzini sürmeye, benzemeye çalıştığımız örnek, bir peygamberdir elbette. Ama aynı zamanda içinde yaşadığı cahiliyye toplumundan üzerine zerre kadar leke bulaştırmadan fıtratını muhafaza edebilen “emin” bir “genç”tir. Hak hukuk tanımayan bir piyasanın vahşi kurallarına rağmen dürüstlükten taviz vermeyen bir “tüccar”dır. Nazik ve vefalı bir “eş”, şefkatli bir “baba”, secdede sırtına çıkan torunlarının keyfini kaçırmamak için secdeyi uzatan sevgi dolu bir “dede”dir. Cebrail a.s.’ın karşısında “öğrenci”, ashabının karşısında “öğretmen”dir. Cesur bir “komutan”, adil bir “devlet reisi”dir. En önemlisi de O, “Allah’ın en sevgili kulu”dur.

Öyleyse, kim olursak olalım, ahirette felah bulmak isteyenlerden isek eğer, O’nda hepimiz için mutlaka en güzel ve en doğru örneklikler vardır.

Efendimiz’in adeta bir güzellikler ve faziletler hazinesi olan örnekliklerini hayatlarına taşımak isteyen müminler, Tabiîn döneminden itibaren Rasul-i Ekrem s.a.v.’i daha yakından tanıma iştiyakıyla “Siyer” geleneğini başlatmışlardır. Siyer veya Siyer-i Nebî, Hz. Peygamber’in hayatını bütün yönleriyle ve en ince ayrıntısına kadar tespit ederek öğretmeyi amaçlayan bir ilim dalıdır.

Efendimiz’e olan muhabbet ve O’na benzeme çabası sebebiyledir ki İslâm dünyasında asırlardır en çok okunan kitaplar arasında, Kuran-ı Kerim ve hadis külliyatlarıyla birlikte siyere dair eserler de yer almıştır. Geçmişte bir gelenek halinde sürdürülen siyer okumaları, zaten bir mükellefiyet olan Sünnet-i Seniyye yanında, müslümanları Efendimiz s.a.v. gibi davranmaya, O’nun yüksek ahlâkî meziyetlerini örnek almaya teşvik ederek daha faziletli kılmak amacına yöneliktir. Gül gibi kokmak için gül bahçesine girmek gerekir çünkü.

İtibarımız O’ndandır

Şeyh Galib, Rasulullah s.a.v.’in aşkıyla kaleme aldığı şiirlerinden birine, “Efendimsin, cihanda itibarım varsa sendendir.” diye başlar. Bu, öylesine söylenmiş bir söz değildir. Müslümanlar hem fert hem toplum olarak ne zaman Hz. Peygamber’i örnek almış, O’na uymaya çalışmışlarsa, Allah katında da diğer insanların nezdinde de kıymet ve itibar kazanmışlardır. Osmanlı’nın dünyaya hükmettiği ihtişamlı devirlerinde saraydan dergâhlara, kıraathanelerden evlere kadar her yerde yaygın bir siyer okuma geleneği vardır mesela. Günümüzde olduğu gibi bu geleneğin terk veya ihmal edildiği zamanlarda ise müslümanlar bu dünyadaki itibarlarını da yitirip zelil düşmüşlerdir.

Kabul edelim ki müşriklerin bile kendilerinden daha çok güvendikleri bir peygamberin ümmeti olarak bizler, bugün O’nun bize öğrettiği gibi yaşamakta sıkıntı yaşıyoruz. Sözleri tutmak hususunda yeterince duyarlı davranmıyor, çabuk öfkeleniyor, kardeşlerimize af ve merhametle muamelede gönülsüz davranıyoruz. Kendimizi bu dünyaya fazlaca kaptırdığımız, nefsimize uyduğumuz oluyor. Böylece kendimizi küçük düşürüyor, dışardan bakanlara hoş bir görüntü vermiyoruz. Çünkü bu hoş olmayan görüntümüzü düzeltmek adına Siyer aynasına bakmayı epeydir ihmal etmişiz. Üzerimize yapışan, bizi cihanda itibarsız kılan olumsuzluklardan haberimiz yok.

Hz. Peygamber s.a.v.’den öğrendiklerimizi yeniden hatırlamaya, siyer okumalarını yeniden hayatımıza dahil ederek halimizi güzelleştirmeye vesile olması için, o rahmet denizinden birkaç damla sunalım istiyoruz. İşte, Siyer kitaplarından derlediğimiz ve O’nun Allah Tealâ tarafından övülmüş örnek ahlâkından bir demet:

Komşunun yetimi

Allah Rasulü s.a.v. her zaman alçakgönüllüydü. İnsanların arasına karışır, kendisini onlardan yukarıda görmez, onlarla sohbet eder, onlar gibi yaşardı. Ailesinin ihtiyaçlarını kendisi karşılar, ev işlerinde hanımlarına yardımcı olur, ayakkabısını kendisi onarır, devesine kendisi bakar, misafirine bizzat hizmet ederdi. Kuba mescidi ve Mescid-i Nebevî inşa edilirken sırtında kerpiç taşımış, Hendek Savaşı hazırlıklarında ashabıyla birlikte O da hendek kazmıştı.

Bir topluluk içine girince kendisi için abartılı tazim gösterilmesini, ayağa kalkılmasını ve yer açılmasını istemez, boş buldukları yere otururlardı. Bir seyahatte yol arkadaşları mola verip yemek hazırlamak üzere iş bölümü yaptığında kendisi de yakacak çalı çırpı toplamaya koyulmuştu.

Zaferler ve fetihler kazandıktan, güçlü bir İslâm devletinin reisi olarak adı bütün dünyada duyulduktan sonra da tevazusunu terk etmedi. Yine kerpiçle örülü bir odada, hurma lifleriyle doldurulmuş bir minder üzerinde yaşadı. Yine aç kaldığı ama şikayetlenmediği günler geçirdi. Buğday ekmeğini yine nadiren ve en çok iki gün üst üste yiyebildi. Sofraya yine hizmetçisiyle birlikte oturdu. İstese saraylar, konaklar yaptırabilir, ihtişamlı tahtlar üzerinde oturabilir, kendisi için mükellef sofralar donatabilirdi halbuki. Ama o önce ashabını düşündü. Elinde olanı başkalarına verdi, kendisi ve ehl-i beyti için “kifaf (yaşayacak kadar rızık) miktarı” ile yetinmeyi seçti.

Mekke’yi fethettiğinde devesinin üzerinde şehre girerken fatih bir kumandan büyüklenmesine düşmemek için başını mahcubiyetle eğebildiği kadar eğmişti. O gün karşısında heyecandan titreyen bir hemşehrisini, “Sakin ol kardeşim! Ben bir kral veya hükümdar değilim.” diye yatıştırırken kendisini muhtereme validelerini kastederek şöyle tanıtıyordu:

– “Kureyş’ten, güneşte kurutulmuş et yiyen, senin eski komşunun yetimiyim ben.”

Nazik, merhametli, cömert

Rasulullah s.a.v. dünyanın en nazik insanıydı. Kim olursa olsun herkese değer verirdi. Karşılaştığı insanları önce kendisi selamlar, onların yanından yavaşça ve gülümseyerek geçerdi. Meclisinde son konuşanı ilk konuşan gibi sabırla ve dikkatle dinler, kimsenin sözünü kesmez, konuşan kişinin yüzüne bakardı. Kendileri konuşurken de muhatabına bütün vücuduyla döner, sesini yükseltmez, tane tane konuşurdu. Boş söz söylemez, zaruret olmadıkça konuşmazdı zaten. Sükût etmeyi daha çok severdi. Fakat bir söze başlamışsa da onu yarım bırakmaz, herkese akıl ve idrakine göre hitap ederdi.

Yanlış davranışlar karşısında kimseyi kırmadan, isim vermeden, ince imalarla gerekli uyarılarda bulunur, insanların kusurlarını hoş görürdü. On yıl hizmetinde bulunan Enes b. Malik r.a.’e bu on yıl boyunca bir kere bile kızmamış, bedevîlerin kaba, hatta incitici davranışlarını hep tebessümle karşılamıştır. Hiç kimsenin ayıbını açık etmemiş, kusurunu araştırmamış, kimseyle münakaşaya girmemiştir. Müslümanlara eziyet ve kötülükte çok ileri giden birçok kimsenin İslâm’ı kabul etmesinden sonra, daha önce yaptıklarının yüzüne vurulmamasını ashabına özellikle tembihleyen, bağışlaması sonsuz bir peygamberdir O.

Ailesinden ve ashabından kim kendisine seslenmişse her zaman “Buyur!” diye mukabele eden Allah Rasulü s.a.v., hayatı boyunca kahkaha ile gülmemiş, kimsenin evine izinsiz girmemiş, şaka için bile olsa yalan söylememişti. Sahabe efendilerimizin ifadesiyle O, “örtüsüne bürünen bir genç kızdan daha hayâlı” idi. Yine Sahabe’nin ifadesiyle “yağmur yüklü rüzgârlardan daha cömert” olan Fahr-i Kâinat Efendimiz, bir keresinde sırtındaki hırkayı çıkarıp verdiği gibi, kendisinin ihtiyacı varken de elinde olanı isteyene veriyordu.

Çok merhametliydi. Çocuklar ve yaşlılarla şakalaşır, kimsesiz ve fakir sahabilerini arar sorardı. Akrabalarına ve dostlarına karşı vefalı, sözüne sadıktı. Yaptığı hiçbir anlaşmayı kendisi bozmadı. Uğradığı kötülüklere hep iyilikle mukabele etti.

Başkaları için

Kendisiyle ilgili hususlarda müsamahalı ve affedici olan Hz. Peygamber s.a.v., başkalarının hukuku ve ilahî ölçüler söz konusu ise son derece kararlı davranır, asla taviz vermezdi. İçinde bulunulan şartlar ne kadar zor olursa olsun çizgisini değiştirmez, savunduğu ilkeleri eğip bükmezdi. Hak ve adalet neyi gerektiriyorsa onu uygulardı. Devlet görevi verdiği kimseleri belirlerken, onların soyunu, zenginliğini, kendisine yakınlığını, toplumdaki konumunu değil, liyakat ve ehliyetini gözetiyordu.

Her zaman sakin ve vakur bir duruşu olmakla beraber, bu munis peygamber özellikle savaş meydanlarında, Uhud’daki, Huneyn’deki bozgun anlarında dahi cesaret ve metanetini kaybetmiyordu. Gerçi hem bu savaşlardaki tehlikeler karşısında, hem ilk yıllarında İslâm’ı tebliğ ederken maruz kaldığı baskı, şiddet ve hakaretler karşısında yılgınlığa düştüğü, korku ve telaşa kapıldığı görülmemişti. Karşılaştığı bütün zorlukların, aşılamaz sanılan bütün engellerin azimle, sabırla, istişare ile, yerinde ve zamanında aldığı tedbirlerle üstesinden geldi. Rasul-i Ekrem s.a.v. acele etmez, istişare ile iyice tartarak karar verir, verdiği karardan dönmezdi.

Bir peygamberdi, aile reisiydi, devlet başkanıydı. Yeni bir anlayış, yeni bir toplum inşa ediyordu yeryüzünde. Sadece bulunduğu çevre değil, gönderdiği elçiler, davet mektupları ile bütün bir dünya sorumluluk alanındaydı. Hayatı O’nun kadar yoğun yaşamak zorunda kalan bir başka insan yoktu. Ama işte o yoğunluk içinde ibadetlerini hiç aksatmadığı gibi, ümmetinin asla altından kalkamayacağı, sadece kendine mahsus ağır ibadetlerle “şükreden bir kul” olmayı sürdürüyordu.

Emin insan

Mekkeli müşrikler Dârü’n-Nedve’de toplanıp uzun tartışmalardan sonra Hz. Peygamber s.a.v.’in öldürülmesine karar vermişlerdi. Efendimiz’in mensup olduğu Haşimoğulları’nın kan davası güderek intikama kalkışmaması için de bu işi her kabileden bir gencin katılacağı bir suikast ekibine havale etmeyi uygun buldular. Suikast günü, aralarında Ebu Cehil’in de bulunduğu farklı kabilelerden 12 kişi hava karardıktan sonra Efendimiz’in evini kuşatmış, O’nu öldürmek üzere uygun zamanı bekliyorlardı. Allah Rasulü s.a.v. bu sırada Hz. Ali r.a. ile birlikte evindeydi. Müşriklerin niyeti Allah tarafından Cebrail a.s. vasıtasıyla kendisine daha önce bildirilmiş, hicret için izin çıkmıştı. Gündüzden Hz. Ebubekir r.a. ile görüşüp Medine’ye nasıl gideceklerini planlayan Efendimiz, o akşam saldırganları şaşırtıp oyalamak için kendi yatağına yatıracağı Hz. Ali’ye ne yapacağı konusunda talimat veriyordu. Fakat bu talimat maruz kaldığı tehditle ilgili değildi. Ona, Mekkeliler’in kendisine bıraktıkları emanetleri tek tek gösteriyor, bunlardan hangisinin kime ait olduğunu anlatıyor ve sabah olduktan sonra bu emanetlerin sahiplerine iade edilmesini tembihliyordu.

O, böylesine “emin” bir peygamberdi. Düşmanları bile birbirlerine güvenmedikleri, saklamaktan korktukları en kıymetli varlıklarını gönül rahatlığıyla ve tam bir itimatla getirip ona teslim ediyorlardı. Daha önemlisi, Allah Rasulü’nün böyle bir demde, belki de bir kısmı canına kastederek ellerinde kılıç, dışarıda bekleşen katillere ait emanetleri korumayı düşünmesiydi.

Tevrat’ın övgüsü

Allah Rasulü s.a.v., kendisinden yardım isteyen ihtiyaç sahiplerini boş çevirmezdi. Varsa verir, yoksa verebilecek birine yönlendirir, o da yoksa borç almak suretiyle muhtaçlara yardım ederdi. Vermenin bir imkan meselesi değil, bir gönül meselesi olduğunu böylece anlatırdı ümmetine.

Yeni müslüman olan bir belde halkı sıkıntıya düşmüş, Efendimiz’den yardım istemişti. Allah Rasulü s.a.v. bir yahudiden borç alarak onlara gönderdi. Yahudi, borç vadesinin dolmasına daha bir gün varken Peygamberimiz’in kapısına dayandı:

– Ey Muhammed, hakkımı niye vermiyorsun? Zaten siz Abdülmuttalib oğulları borcunuzu vaktinde ödemezsiniz, diye küstahça çıkıştı.

Orada bulunan Hz. Ömer r.a., bu tavır karşısında öfkelendi, yahudinin üzerine yürüyerek:

– Vallahi eğer Rasulullah’ın evinde olmasaydın ben sana gününü gösterirdim, dedi. Efendimiz, Hz. Ömer’e döndü:

– Hayır ya Ömer, buyurdu, bu davranış sana yakışmadı. Böyle bir durumda senin bana borcumu güzellikle ve zamanında ödememi söylemeni, ona da hakkını ararken daha nazik olmasını tavsiye etmeni beklerdim.

Sonra yahudiye döndü ve:

– Ey yahudi! Senin bendeki alacağının vadesi yarın dolacak. Ama mademki şimdi istiyorsun, ödeyeyim, dedi.

Hz. Ömer’den, onunla bahçeye gitmesini, beğenirse alacağına karşılık olacak kadar hurma vermesini, üzerine bir ölçek daha hurma koymasını ve bunun fazladan verildiğini ona söylemesini, yine de razı olmazsa razı oluncaya kadar hurma miktarını artırmasını söyledi.

Yahudi Hz. Ömer’le bahçeye gitti, hurmaları beğendi ve alacağına karşılık fazlasıyla verilen miktarı kabul ettiğini bildirdikten sonra dönüp Rasulullah’ın huzurunda şu itirafta bulundu:

– Ey Muhammed! Ben Tevrat’ta son peygamberin en belirgin özelliklerinden birinin ‘hilm’ olacağını, onun üzerine ne kadar varılırsa varılsın mülayemetle, nezaketle davranacağını okumuştum. Bu nedenle de sizi öfkelendirmek için alacağımı hem gününden önce hem de kaba bir dille istedim. Ama anladım ki siz Tevrat’ta tarif edilen ahir zaman peygamberisiniz.

Yahudi, aldığı hurmaları fakirlere dağıtacağını söyleyerek müslüman oldu.

Hak yemek karın doyurmaz

Hicret’in 7. yılındaki Hayber kuşatması tahmin edilenden uzun sürmüş, bir ara İslâm ordusunun erzakı tükenmişti. Mücahitlerin açlıktan ve sıcaktan bunaldığı günlerdi. Kale surları dışında yahudilerin koyunlarını otlatmakta olan Yesar isimli Habeşli zenci bir çoban Peygamberimiz s.a.v.’in yanına geldi. “Siz ne yapmak istiyorsunuz?” diye başlayıp, İslâmiyet hakkında ardı arkası gelmez sorular sormaya başladı. Efendimiz hiç kimseyi küçümsemez, hor görmezdi. Böyle sıkıntılı bir zamanda, üstelik hiç yeri olmadığı halde çobanın bütün sorularına sabırla, tatlı dille cevap verdi. Çoban nihayet ikna oldu ve kelime-i şehadet getirerek İslâm’la şereflendi. Orduya katılarak savaşmak istediğini söyledi ve sürüsüyle ilgili ne yapması gerektiğini sordu. Askerlerin açlıktan dermansız kaldığı böyle bir günde Rasul-i Ekrem Efendimiz şöyle dedi Yesar’a:

– Bu davarlar sana emanettir. Önce onları sahiplerine gönder, sonra gel bize katıl!

Yesar, hayvanları kalenin önüne kadar sürüp onların içeri girmesini sağladıktan sonra döndü geldi, yahudilere karşı müslümanların safında savaşırken şehit düştü.

Müşriklere verilen söz

Efendimiz s.a.v. komutasındaki İslâm mücahitleri Bedir’de mevzilenmiş, kendilerinden çok daha kalabalık, çok daha güçlü müşrik ordusunu beklemektedirler. Sahabeden Huzeyfetü’l-Yemanî r.a. ile yaşlı babası çıkagelir ve Mekkeli müşriklere karşı savaşmak için Hz. Peygamber’den izin isterler. Allah Rasulü s.a.v., göz hapsinde tutuldukları Mekke’den nasıl çıkabildiklerini sorar onlara. Huzeyfe, Bedir’e gelmek için yola koyulduklarında Mekke’nin hemen dışında yakalandıklarını ve Hz. Peygamber’in yardımına koştukları şüphesiyle sorgulandıklarını anlatır. Müşriklere, Medine’ye gitmek dışında böyle bir maksatlarının olmadığını söylemişler, onlara “doğruca Medine’ye gitmek, Hz. Peygamber’le bir arada bulunmamak ve savaşa katılmamak” hususunda söz vermeleri üzerine salıverilmişlerdir.

Hz. Peygamber s.a.v. bunları öğrenince, sayıca çok az olmalarına rağmen Huzeyfetü’l-Yemanî ve babasına Medine’ye dönmelerini emreder.

– Onlara vermiş olduğunuz sözü tutunuz. Müşriklere karşı Allah’ın bize yardımı kâfidir, buyurur.

Peki ya bizim Allah ve Rasulü’ne verdiğimiz söz? Müşriklere bile verilen sözü tutan ahlâkın sahibini takip eden bizlere de Allah yeter. Fakat bugün meşguliyetimizin çokluğunu bahane ederek farz ibadetlerimizi dahi aksatıyorsak, kendi ağzımızdan çıkan söz bizi bağlamıyorsa, türlü bahanelerle hakkı, adaleti, nezaketi ayaklar altına alabiliyorsak, liyakat yerine kendi nefsanî ölçülerimizi baş tacı ediyorsak, yani kısaca müslümanlığımızın hakkını kendimiz çiğniyorsak yeni baştan Efendimiz’in sîretini hatırlamaya ihtiyacımız var demektir. O’nun öğrettiklerine, Siyer aynasına bakmaya her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var.