“Ateşle oynama!” deriz. Yani sonu kötü olacak, üstüne gitme, inadı, akılsızlığı bırak, geri çekil, vazgeç, demenin kestirme yolu. Ateşle oynamak türlü türlü. Düştüğü yeri yakacak miktardan, dünyayı ateşe verecek boyutlara kadar. Bütün hayatı, ebediyeti yangın yeri edecek büyüklüğe kadar… İşte, başkalarının aleyhinde olmak, kusur ve hataları ortaya döküp insanları zor durumda bırakmak da ateşle oynamaktır. Sahibini yakan, ebediyetini küle-kömüre döndüren bir ateş. Oysa gülle dolaşan gül bahçesinde bulacaktır kendini. İs-pas değil, güzel kokudur cennete girecek olan.

Buralarda sıkıntılar içindesiniz ve uzaklarda bir yerlerde çok sevdiğiniz bir dostunuz var. O da sizi çok sever, üstelik çok varlıklı ve cömert. Ona bir varsanız, hayatınızın kalan bölümünde ne derdiniz olacak, ne tasanı

Ona gitmeye karar verdiniz, zaten başka çareniz de yok. Cebinizdeki son parayla biletinizi aldınız. Ne başka paranız var, ne de para isteyecek bir arkadaşınız.

Hazırlıklarınız tamam, tam yola çıkmaya hazırlanırken birdenbire bir adam elinizdeki çantayı, içindeki biletle birlikte kapıp bir anda gözden kayboluveriyor. Koşuyorsunuz, bağırıyorsunuz ama nafile… ortada öylece çaresiz, yıkık kalıveriyorsunuz.

Şimdi soru şu:

Bir anda bütün ümitlerinizi, hayallerinizi çalan bu adamı yakalasanız ne yaparsınız? Sırtını sıvazlamayacağınız kesin!

Peki, ya o bileti kendi elimizle yırtıp atmışsak? Ya kendi hayallerimizi, yarınlarımızı kendi elimizle yıkmışsak?..

Nasıl olur demeyin, öyle aymazlıklarımız olabiliyor, öyle biletler yakıyoruz ki, başkası yapsa deli deriz.

Bir anlık gafletin sonu

Misalimizdeki dost, Allah Tealâ Hazretleri’dir. O bir cihetten bize çok yakınken, nefsin perde ve karanlıkları sebebiyle biz O’na çok uzaktayız. Aradaki bu mesafe ancak karanlıktan aydınlığa doğru bir yolculukla aşılabilir.

Bilet ise salih amellerdir. İbadetlerimiz, niyetlerimiz, hizmetlerimiz ve bütün hayır-hasenatımız o bilette saklı.

Bilirsiniz, sevap ve hasenat kazanmak çoğu zaman göründüğü kadar kolay değildir. Nefs ve şeytanla kıran kırana mücahede ister. Bazen de nice zorluk, feragat ve fedakârlık gerektirir.

Böyle aylarca yıllarca biriktirirsiniz. Hep bir yolculuk vardır hayalinizde. Dostun kapısı vardır.

Fakat… Hesapsızca söylenmiş bir çift söz, gözünüzün önünde bütün sermayenizi alıp götürüverir, her şeyinizi yok eder.

İşte gıybet budur!

Hiç önemsemeden, düşünmeden söylediğimiz öyle sözler vardır ki, yıllarca işlenen salih amellerin manevi bedelini yok edebilir.

Hatta kimi sözler var ki, Allah korusun, son nefeste imanın elden gitmesine dahi sebep olabilir.

Gıybet işte böyle bir ateş!

Hz. Peygamber s.a.v. buyurur ki:

“Ateşin kuru odunu yakması, insanın sevaplarını yok etmekte gıybetten daha hızlı değildir.”

Biz manevi hayatımıza titizlik gösteririz. Mesela şüpheli gıdalar konusunda kılı kırk yararız. Fakat nedendir bilinmez, bu hassasiyetin onda birini gıybet için göstermeyiz.

Elbette şüpheli gıdalardan, uzak durmak övülecek bir davranıştır. Fakat Kur’an ve Sünnet’le haramlığı kesin olan gıybet konusunda bu hoyratlık çok gariptir.

Üstelik gıybet, söylemek bile rahatsız edici ama, din kardeşinin etini hem de ölü iken dişlemektir. Bu bize ait bir tarif değil, Cenab-ı Hak böyle buyuruyor:

“Ey iman edenler! Zannın çoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Biriniz diğerinizi arkasından çekiştirmesin. Biriniz ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. O halde Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah, tevbeyi çok kabul edendir, çok esirgeyicidir.” (Hucurat, 12)

Şayet her manevi hadisenin bir de görünür şekli olsaydı, gıybet eden kişinin ağzından kan ve irin akacaktı. Bütün insanlığa bir örnek ve uyarı olmak üzere, Hz. Peygamber s.a.v. Efendimiz, oruçlu iken gıybet eden iki genç kıza istifra etmelerini emretmiş ve aynen böyle olmuştu.

Gıybet, insanın hasenatını yakar, siler dedik ama tam da böyle değil. Gıybet edenin defterinden silinir, kimin gıybeti yapılmışsa onunkine yazılır. Yani birinin yangını diğerinin kazancı…

Böylece insan, sevmeyip gıybetini ettiği şahsa farkında olmadan büyük iyilik etmiş olur. Şayet Mahşer Günü hasenatı yetmez de iflas ederse, bu sefer de alacaklıların günahı gıybet eden kişiye yüklenir. (Buharî, Müslim)

Hasan-ı Basrî Hazretleri k.s., kendisine gıybet edene bir tabak taze hurma göndermiş ve üzerine şöyle bir not koymuştur:

“Duydum ki sen ibadetini bana hediye göndermişsin. Ben de buna bir karşılık vermek istedim. Kusura bakma, tam karşılığını veremedim.”

Gıybet ve iftira

Türkçe karşılığı “çekiştirme” olan gıybeti, Hz. Peygamber s.a.v. Efendimiz “Birinizin, kardeşini hoşlanmayacağı şeyle anmasıdır.” diye tarif etmiş, “Din kardeşinin yüzüne karşı söylemediğin şeyi ardından söylemen gıybettir.” (Ebû Davud) buyurmuştur.

Dolayısıyla bir kimsenin bedeni, soyu, ahlâkı, işi, sözü, dini, dünyası, elbisesi, evi, arabası velhasıl her şeyiyle ilgili, işitince üzüleceği bir kusuru arkasından söylemek gıybettir.

Eğer hakkında konuştuğumuz kişi yanımızda olsaydı cümlelerimizi değiştirme ihtiyacını hissedecek miydik? Cevabımız evet ise, -doğruyu söylemek kaydıyla- bu yaptığımızın adı gıybettir. Söylediklerimiz onda yoksa ayrıca bir de iftirada bulunmuş olacağız ki, bu daha da büyük bir fecaattır.

O bakımdan, bir müslümanın gözüyle görmediği, kulağıyla duymadığı, inceleyip araştırmadan başkalarına naklettiği dedikoduların iftiraya dönüşmesi işten bile değildir. Dilden dile dolaşan bir sözün değişime uğramadan tam olarak doğruyu ifade etmesi çok zordur. “Her duyduğunu nakletmesi, kişiye yalan olarak yeter.” (Müslim) buyrulmuştur.

Dinleyen, hakkında konuşulan kişiyi tanımıyorsa gıybet olmaz. Kâfirin gıybetinin ise caiz olup olmadığı ihtilaflıdır. Fakat mal, can, ırz ve dini için müslümanlar tarafından güvence verilmiş olan Ehl-i Kitap (Yahudi ve Hıristiyan) zimmîlerin gıybetini yapmak da caiz değildir.

Zina ve faizden tehlikeli günah

Gıybet kadar dinî hayatı alt-üst eden, birlik ve beraberliği temelinden dinamitleyen, kardeşliği yerle bir eden, insanları birbirine düşman eden başka bir hastalık düşünmek zordur.

Fakat yazık ki, Kur’an ve Sünnet’in onca ikazına rağmen, günümüz toplumunda halen som altın gibi rağbet görebilmektedir. Üstelik kişisel planda da kalmayarak, gazeteler, dergiler, radyo, televizyon ve internet aracılığıyla virüs gibi bütün bir toplumu sarmıştır.

Bu “gıybet kültürü” önü alınmadığı takdirde toplumu çürütecek bir hastalıktır. Zira Rasulullah s.a.v. Efendimiz bu bulaşıcı hastalığın tahribatından söz ederken; “Denize bulaşsa denizi dahi bozar.” (Ebû Davud) buyurmuştur.

İşte bu kişisel ve toplumsal tahribatından dolayı Kur’an-ı Kerim’de “Ölü kardeşinin etini yemeye” benzetilen gıybet, pek çok hadiste gayet tehditkâr ifadelerle yasaklanmıştır.

Bunlardan bazılarında zina etmekten (Münziri, et-Terğib) ve faiz yemekten daha kötü sayılmıştır. Çünkü zina eden kimsenin tevbesi kabul edilir. Fakat gıybet edenin durumu böyle değildir. Onun affedilmesi, öncelikle gıybeti edilen kimsenin affetmesine bağlıdır.

Gıybetin faiz (riba) ile mukayese edilmesinde ise, ayrı bir incelik vardır. Bilindiği gibi faiz dinimizce çok kötülenen ve şiddetle yasaklanan bir günahtır.  Çünkü faizde haksız kazanç elde edilmekte ve insanlara zarar verilmektedir. Gıybette ise bundan daha ağır bir cürüm işlenmekte, insanın manevi şahsiyetine, şeref, namus ve haysiyetine tecavüz edilmektedir. İslâmiyet ise insana çok büyük değer verdiği için, onun manevi şahsiyetini malından üstün tutmaktadır.

İşte bu yüzden Hz. Peygamber s.a.v. Efendimiz: “Ribânın en kötüsü, haksız yere müslümanın ırzını (manevî şahsiyetini) rencide etmektir.” (Ebu Davud) buyurarak gıybetin pis bir günah olan faizden daha pis bir günah olduğuna dikkat çekmektedir. Rasulullah s.a.v. bu günahı işleyenlerin ahiretteki halini şöyle tasvir eder:

“Miraç gecesinde, bakır tırnakları olan bir kavme uğradım. Bunlarla yüzlerini tırmalıyorlardı. Ey Cebrail, bunlar da kim, diye sordum. Bunlar, dedi, insanların etlerini yiyenler ve ırzlarını (şereflerini) payimal edenlerdir.” (Ebu Davud)

Cehenneme eş sözler

Tercih edilen görüşe göre gıybet büyük günahlardandır. Ancak yapılan gıybetlerin tahribatları farklı farklıdır. Mesela bir şahsın huzurunu bozan gıybetle bir toplumu birbirine düşüren gıybet arasında dağlar kadar fark vardır.

Aynı şekilde herhangi bir şahsı gıybet etmekle, sahabe-i kiram, evliya-i izam hazretlerini ya da alimleri gıybet etmek çok farklıdır. Peygamberleri (selam üzerlerine olsun) eleştirmek ise küfürdür.