Sağanak, çise, bardaktan boşanırcasına. Çok zorlasam mevsimlerde genişleyen anlamlarla ya da ikinci bir isimden medet umarak. Ahmak ıslatan, yaz yağmuru, nisan yağmuru, bahar yağmuru, kış yağmuru, kasım yağmuru. Belki benim şu anda aklıma gelmeyen ya da tümden cahili olduğum bir-iki isim daha.

Çok az

Kalemi bir uzvu olmuş, yağmurlu havalarda daha çok yazan, yağmuru hayata bağlayan bir yazar için,

Çok az. Hani kelimeler hayata aynaydı? Hani hayatı kelimelerden okumak mümkündü en fazla? Hani, Eskimoların dilinde kar yağışına, Fransızcada aşka, Kazakçada geyiğin farklı mevsimlerdeki hüviyetine, Arapçada devenin her haline ilişkin otuzar civarında kelime vardı?

Öyle üç-beş kelimeye sığmaz, yağmur bu. Sabah yağanı akşam yağanı, kesilip de başlayanı, durup durup yeniden yağanı var. Yağmazsa hatırlanmayanı, yağarsa unutulmayanı. Ufukta görüneni, görünüp de gelmeyeni, ağırlaşmış bulutlardan ha düştü ha düşeni var. Vaad edip de vermeyeni, başlayıp ardı arkası kesileni. İçinden karanfil kokusu, fesleğen bahçesi, bahar dalı geçeni. Işıklı bahçelere sicim sicim, iplik iplik ineni, elma çiçek vereni.

Ekim akşam üzeri kaldırımlara ışık topları dökeni, kestanecilerin tebessümüne refakat edeni, bir kucak nergise, beklenmedik bir hikâyeye bitişip de, yazdan sıyrılmış ruhlara hayat vereni var. Kasım başında sayılı gün fırtınasıyla kışa döneni. Kuru çınar yapraklarına usul usul, iri iri düşüp ders böleni. Kül renkli ve adamakıllı yabancı bir sonbahar içinde yol alırken arabaların camlarından süzülüp süzülüp ineni.

Rüzgârın önünde savrula savrula yağması, yolda izde esip savurması var. Yıldırımla, şimşekle, gök gürültüsüyle geleni, gelip de gitmeyeni, sessiz sedasız başlayıp da bitmeyeni. Öyle ince ince, eğri eğri değil, dağı da denizi de sisinde yok edeni, yer ile gökleri birleştireni, yaşanmışı da yaşanmamışı da alt üst edeni, ufuk çizgisini silip süpüreni. Kamçı gibi döveni. Ürküteni.

Serin suyun kuru toprağa inmesinde seyredilirmiş yağmurun en güzeli. Tamam, suyun toprağa karışması var. Lâkin gözden kaçanı, ırmağa, göle yağan yağmur var. Hele hele, yalnızca suyun kıyısında yaşayanlar bilir, yağmur bu, denize düşmesi var. Suyun su üzerinde rengi, biçimi, Suyun suya karışması var.

"Suyun ahlâkı temizdir ateşe bir tek o karşı koyabilir", diyor Bachelard Ateşin Psikanalizi'nde. Ateşten bahsederken suyu anmadan olmuyor yani. Ateşe karşı su var. Kadim bir hikâyenin süreğinde yağmurun azap günlerinin üstüne inmişliği var. Gaflete merhamet edeni, hatanın, günahın, yanılgının azabını pirüpak, cehennem narını "serinlik selâmet" edeni var. O yağmazsa bu acıya katlanılmaz, olanı var. Garip bir kaleme ses vermesi var. Onca kırılmış ümidin ama yine de tükenmemiş güzellik niyetinin üzerine inmesi var. Göz pınarına düşeni, yanaktan süzüleni, kana tere karışanı, her hikâyenin sonunda yağanı var.

Hüznün iflâh olmaz heveslilerine hayat. Güneşten sonra yağanı, yağdıktan sonra güneş açtıranı, bulutlarıyla cennet hatırası kılınanı. Ama daha çok hayat. Demem o ki kardan sonra yağarsa bir hayal kırıklığına dönüşmesi var.

Her şey gibi yağmur da aynı anda iki şey; iki kişiliği, iki hüviyeti var. Yılanın ağzında ağu, istiridyenin karnında gevher, Mevlevi tasında şifa. Yüzünü rahmetken zahmete, nimetken eziyete çevirmesi, lûtfederken külfet etmesi, can suyu verirken çürütmesi var. Yarı yollarda koyanı, sel olup boğanı, sabah yağarsa korkulmayanı, akşama kalırsa Allah korusun, olanı. Dalga dalga üstüne, dereleri yataklarından boşaltanı, ırmakları taşıranı var.

Yağmur bu, içinde kendi tezadı, kendi cehennemi. Kerbelâ'ya ineni, Tufana ekleneni.

Bu kadar çok hale bu kadar az isim. Besbelli yağmura ilişkin henüz öğrenilmemiş isimler ve hayatlar var...

Yazan: NURAY AYDIN İLGÜZ