Kudüs insanının halini anlatmak ve anlamak ta mümkün değildir. Hayatta, “anlatılmaz, yaşanır” denilen şeylerin üst sıralarında Kudüs ve halkının hali yer almaktadır. İmkanımız olsa da gitsek, görsek. Yüreğimiz dayanabilirse empati yapmayı deneyebilsek. İşte o zaman belki anlarız.  İnsanî değerlerimizi yitirmemişsek ve kalbimiz yeterince sağlıklı değilse sakın empati yapmayı denemeyelim; yüreğimiz kaldırmaz, o yükün altında eziliriz.

Gidenler derlerki, Kudüs, neredeyse insanlık tarihi kadar eski bir şehir. Tarih denilen soyut kavramın somut şekli de denilebilir. Hele “sur içi” yada “eski şehir” denilen bölgede adeta zamanda yolculuk yaptığınız hissine kapılırsınız. Kafanızı bir yere çevirmenize gerek kalmadan tarihi eserleri seyrederek, dokunarak, içinden geçerek, içinde olmak istediğiniz bir zamanı yaşayabilirsiniz. Bazen yerin üstünde mi yoksa altında mısınız? Altındaysanız kaç kat aşağıdasınız? Bunu bile analamakta güçlük çekersiniz. Gözünüzün gördüğü her yer taş olmasına rağmen üşümez, 10-12 derecede bile atmosferin sıcaklığını hissedersiniz.

 

Mescid-i Aksa bölgesine girdiğiniz zaman öyle manevi bir hava ile karşılaşırsınız ki akılla kavramak, kelimelerle ifade etmek mümkün değildir. Öyle ya, Davut (AS)’ın temelini atıp, Süleyman (AS)’ın tamamladığı, İslam’ın ilk yıllarında Müslümanlara da kıble olmuş bir “Mescid”in bulunduğu, Hz. Musa, Hz. İsa da dahil birçok peygamberin ya doğduğu, ya yaşadığı, ya da uğradığı, hatta Fahr-i Kainat Efendimiz’in Miraca yükseldiği bir bölgenin manevi havası başka nasıl olabilirdi ki? Burada insan ruhuna tek huzursuzluk veren şey; buranın herhangi bir yerinde bir peygamber kabrinin bulunması ve onun üzerine basma korkusudur. Belki de bu sebeptendir bilemiyorum; buranın manevi atmosferine kendinizi bıraktığınız zaman ayaklarınızın yere basmadığı hissine kapılırsınız.

 

 Ya bu kadim şehir! Ya O’nun gördükleri, yaşadıkları! Neler gördü tarihinde, neler neler yaşadı. Herkesin sahip olmak istediği bir güzel, herkese göre bir “değer”di. Ne var ki bu güzele her sahip olan kıymetini bilemedi. Kimi onu mâmur etmeye, giydirip kuşatmaya, güzelliğine güzellik katmaya çalışırken kimileri de güzelliğine güzellik katan değerlerini, eserlerini acımasızca yaktı, yıktı. Hele bir “haçlı istilası” var ki; uygulanan vahşete değil insan yüreği, şehrin taştan yüreği bile dayanamazdı. Evet Kudüs ağladı… Sokaklarından diz boyu insan kanı akarken, kadın, çoluk-çocuk, genç, ihtiyar demeden öldürülen insanların cesedine basmadan yürümek mümkün değilken ağlamamak mümkün mü?

Yazan: NURAY AYDIN İLGÜZ